29 Temmuz 2009 Çarşamba

ADS: Yozgat Kampı'ndan Sonra


Geçen hafta çarşamba sabahı Adana Demirspor Kampına gitmek için yola çıkmaya hazırlanıyordum. Sanırım içimde biraz merak ve biraz da heyecan vardı. Merak görevimin yeni olmasından, heyecan ise, sezon sonunda 70.yılını kutlamaya hazırlanan Demirspor Futbol Takımı içinde sorumlu bir pozisyonda yer almaktan kaynaklanıyordu. Yozgat Kampı başlamadan önce tüm sporcularla tanışmış ve onlarla kısa bir sohbet gerçekleştirmiştik. O görüşme de, takımın kendi içinde de bana benzer duygular taşıdığını biliyordum. Dahası, keyifli bir havaları ve kaynaşmaları var gibi görünüyordu.

Sabah saat 7.00 gibi beni ve oğlum Tony’i Yozgat’a götürmek üzere, Yılmaz Bey evimize geldi. Sabahın erken saati olmasına rağman inanılmaz nemli, sıcak ve bunaltıcı bir hava vardı. Önce kendime yol keyfi yapabilmek için kocaman bir filtre kahve aldım ve hemen ardından klimalı araca binerek beş saat kadar sürecek yolculuğumuza başladık.

Monoton olmayan bir manzara eşliğinde, ne zaman klimanın kapatıldığını anlayamadığımız serin dağ havası içinde ve verdiğimiz bir moladan sonra kampın yapıldığı ve gerçekten Yozgat şehrini tam da tepeden gören otelimize ulaşmış olduk. Öğle yemeği zamanıydı; o sebeple odamıza yerleşir yerleşmez yemek yemekte olan takıma katıldık.

Sporcular uzunca bir masada oturmuşlardı. Teknik Direktör Kerim Bey, antrenörler Alp ve Hakan Hocalar ve diğer yönetici kadrosu da sporculardan ayrı ve yuvarlak bir masada yemeklerini yiyiyorlardı. Birden bire masadan kalkan her spocunun birazda gülerek Kerim Bey’e şöyle dediğini duydum:

- Afiyet olsun!

Kerim Bey bir, iki derken neredeyse yemek yemeğe vakit ayıramamacasına afiyet olsun’ları cevaplamaya başladı. Bu arada yavaşca ve keyiflice söyleniyordu da; öyle ya, oturuken ve kalkarken 28 sporcuya 28’er kereden afiyet olsun demek 56 kez aynı cümleyi tekrarlamak anlamına geliyordu!

Öğleden sonra, saat 17.00 civarında benim anterman ve diğer herkesin idman dediği etkinlikte ilk kez sporcuları izledim. Aynı günün akşamında tüm sporcularla kampın ilk toplantısını yaptık. Mediasyondan gelen basit kurallarımız vardı: Toplantılarımızın içeriği, herkes aksini karar vermedikçe gizli olacaktı, belli bir gündem içinde herşeyi konuşabilirdik ve herkes, azami fayda için, olabildiğince açık ve dürüst olacaktı. Daha önce benzer bir çalışma yapan herhangi sporcu olup olmadığını sorduğumda birkaç kişi başka takımlarda psikolojik danışmanlık aldıklarını söylediler. Dediklerine göre oynadıkları bir iki takım oyuncu motivasyonu arttırmak için bazı kimselerle çalışmış. Gülerek anlatılanlardan anladığım, özellikle bir tanesinin, sezon dahi bitmeden, kendisinin bir psikoloğa ihtiyaç duyacak hale gelmiş olmasıydı. İşte sporculardan bana ulaşan ilk uyarım da bu oldu: Futbolcularla çalışmak zordu!

Mediatör olmanın en güzel yanı, herhangi yargıya sahip olmamaktır. Bu şekilde düşününce, zor veya kolay gibi kavramlar da anlamını yitirir. Çünkü şeyler sadece oldukları gibi olurlar. Bu bakış açısı sayesinde Adana Demirspor Futbol Takımı benim için çok daha farklı bir anlama bürünüyordu: Herbiri eşsiz ve aynı zamanda birbirini tamamlayan profesyonel insanlar grubu. Benim bu sezon boyunca devam edecek iki rolümden biri gözlem yapmak ve gözlemlerimi takımla toplu veya bireysel görüşmeler şeklinde paylaşmaktı. Diğer rolüme gelince, yaptığım bireysel koçlukla sporcuların herbirinin kendi hedeflerini takımın hedefiyle birleştirebilmelerini sağlamak ve takım ruhunun oluşmasına olumlu katkıda bulunmaktı. Bunlarla birlikte, önemli bir çalışma hedefim vardı: Sporcuların istedikleri an, istedikleri konuları konuşabilecekleri bir kişi olarak, oluşabilecek sorunları hep birlikte çözebilme beceri ve koşullarını sağlamak.

Sonraki günlerimiz, antrenmanlar ve bireysel ve toplu görüşmelerle devam etti. Daha en baştan tüm takıma söylediğim bir şey vardı: Benim çalışmam bir karşılıklı öğrenme süreci olacaktı; onlar benden ve ben de onlardan öğrenecektim. Nitekim bu kamp sürecinde kalecilerin ve defans oyuncularının 90 dakika boyunca ve sürekli, oyuna ve topa iyi odaklanmaları gerektiğini, kendi sahaları ile rakip sahada sürekli yer değiştiren orta saha oyuncularının maksimum kondisyona ihtiyaç duyduklarını ve forvetlerin belki de en atak ve hızlı düşünen oyuncular olmaları gerektiğini öğrenmiş bulunuyordum. Bu arada kimin nasıl antrenman yaptığını izlerken edindiğim izlenimleri de oyuncularla ve antrenörlerle paylaştım. Aldığım geribildirimler sayesinde, doğru tespitler yapabildiğimi anladım.

Antrenmanların yanı sıra yaptığımız etkinlikler takımın kaynaşmasına fayda sağladı. İyi bir takım ruhu yakalandığını düşünüyorum ve buna emeği geçen herkese gerçekten bir teşekkür borçluyuz.

Şu anki haliyle, Adana Demirspor Futbol Takımı için söyleyebileceğim şeyler şunlar olabilir:

Genel kanının aksine, son derece eğitimli bir futbol takımıyla karşılaştım; oyuncuların tamamı en az lise mezunu, bir kısmı üniversitede okuyor ve aralarında üniversite bitirmiş olanlar da var.
Adana Demirspor Futbol Takımı neredeyse bir orkestra oluşturacak kadar yetenkli ve bilgili müzisyen futbolculara ve teknik kadroya sahip
Tüm takım ve ekip son derece nezaketli ve yardımsever
Herkes son derece hedef odaklı
Takım içinde herkes birbirini destekliyor ve birbiriyle saygı ve uyum içinde
Kerim Hoca ile Alp ve Hakan Hocalar son derece işin ehli kişiler
Ve Bekir Bey gerçekten Adana Demirspor’a kendini adamış görünüyor!
Sanırım Adana Demirspor için 70.yıl keyifli başarılara gebe.


Şimdilik bu kadar…

Deniz Kite, 29 Temmuz 2009, Adana

22 Mayıs 2009 Cuma

Mediasyon ve Akran Mediasyonu

https://www.xing.com/app/forum?op=showarticles;id=21382477;articleid=21382477

Şiddet Şiddet Dedikleri (Okul Mediasyonu-Arabuluculugu Uzerine...)

Bu sabah ofisime gelirken bir annenin sokak ortasında:

“Niye ağlıyorsun sen ha?” diyerek kızını dövdüğünü gördüm. Kızcağız en fazla 5-6 yaşlarındaydı. Dün 23 Nisan’dı, onun günüydü ve bugün annesi sokak ortasında, üstelik yüzüne yüzüne vuruyordu çocuğun.

Süslü giydirilmişti kız çocuğu, kafasındaki şapkadan ayakkabısına kadar iyi marka olduğu belliydi kıyafetlerinin. Ama o kıyafetlere tonlarca para veren anne, kızına sevgiyle eğilip:

“Neden ağlıyorsun kızım?” deme alışkanlığında değildi. Son zamanların tüketici kültürü kızını oldukça iyi süslemesine izin vermişti ama ya geleceğin annesi olacak kızına nasıl davranacağına dair kültür? O neredeydi?

Dayanamadım, kadına:

“Yarın bir gün, kızının okulda şiddet yarattığına dair şikayet gelirse şaşırma, çünkü senden şiddeti öğreniyor!” dedim.

Bundan yine kısa bir süre önce, bir başka kadın yayalara ait yolda elini tutmadan serbestçe yürümek isteyen oğluna kızıyordu. Dört yaşlarında gibiydi çocuk. Tek istediği annesinin yanında biraz hoplayıp zıplamaktı.

Çocuk:

“Valla, yanından ayrılmam,” diye ısrar edince, kadın sinirlendi. Sonra korkutma çabalarıyla devam etti:

“Bak polislere veririm seni, uslu dur.”

“Bırak elimi”, diye bağıran çocuğa bu sefer:

“Mafya gelir seni kaçırır, dur şurada,” diye bağırdı kadın.

Anne birkaç saniye sonra ve ansızın ısrarında direnen çocuğun kafasına şiddetle vurmaya başladı. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim.

Ufacık bir çocuk mağazadan mağazaya annesinin peşinden koştururken iyiydi de, çocuk kendisi bırakın parkta oynamayı, sadece annesinin elinden tutmadan yürümek istediğinde, çocuk ruhunu beslemek istediğinde, enerjisini sarf etmek istediğinde dövülerek susturuluyordu. Kadının dövdükten sonra hışımla sarf ettiği son sözleri uzun süre kulağımda kaldı:

“Hadi git, inşallah kaçırırlar da seni, görürsün!”

Son günlerde sıkça haberlerini duyduğumuz okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında, her zamanki gibi, her şeyi en iyisinden bilen edamızla konuşmalar yapıyoruz. Kimi TV programlarını, kimi, bilgisayar oyunlarını suçluyor. Öyle ya, kendimiz dışında bir şeyleri suçlamak çok daha rahatlatıcı. Ama sorunu çözücü mü?

Bu arada İstanbul’da bir okul, okul giriş kapısına güvenlik geçişi koymuş, okula giren çıkan her çocuk o kapıdan geçiyor. Üstelik veliler bu kapı için aralarında para toplamışlar! Bravo (?) ama kapı çocukları nereye kadar korur? En fazla okul içinde, ya okul kapısından dışarı çıkınca? Ya güvenli olmadığını hissettikleri bir okulda okumak, bu çocuklar üzerinde nasıl bir iz bırakır? Ana-baba rahat hissedebilir, ama ya çocuklar?

İnsanlar duygularıyla var olur. Duyguları olmayan insan gerçekten var olamaz. Şarkılarda, şiirlerde, filmlerde ifade edildiği gibi duygular insan olmanın esasıdır. Hisler, hayata anlam ve zenginlik verdikleri gibi, kederi ve çatışmayı da beslerler. Hisler harikadır, pek çok şeye yardım ederler ama onlar aynı zamanda eyleme geçmemize de sebep olurlar. Aşırı öfke, üzüntü ya da kaygı insan hayatındaki ilişkilerin ve amaçların önüne geçebilir. Hisler duyularla, algılamayla, kişisel geçmişle, inançlarla, düşüncelerle, bedensel duyumlarla ve amaçlarla ilgilidir. Bunların tamamı hisleri etkiler, tetikler, gerçekleşmesine ve duyumsanmasına sebep olur.

Şu sahneye bir göz atalım:

“Evde sabahları annesinin TV seyretmesiyle büyüyen bir çocuk var sahnemizde. Sorduğu soruları cevaplayan bir anne yok, çünkü anne ev işleriyle, TV programlariyla, komşu sohbetleriyle meşgul. Çocukta her an onunla birlikte. Elbette büyüklerin dünyasında lafa söze karışmasına veya soru sorulmasına izin verilmez. Anne ev hanımıdır, yani kendini çocuğuna adamıştır. Ama zavallı çocuk kendine ait olmayan bir dünyada, büyüklerin dünyasında, çocukluğunu yaşamaya zorlanmıştır. Sonra anne, günümüz tipik tüketicisi olarak, bir mağazadan diğerine gitmeye bayılır. Çocukta onunla birlikte gider. Çocuk park denilen şeyi, varsa eğer, uzaktan bilir. Ama kumlarda kirlenmeyi bilmez.

Bu çocuk herkes gibi ilgi ister, beğenilmek ister, övgü ve başarı ister, insan olmak ister. Ve ilgi çekmek için annesinin tepkisini alacağı davranışları yapmaya başlar yani kötü olanları! Çünkü anne genellikle o anlarda onunla ilgilenir; uyarı almak aslında annesinin ilgisini çekmektir ve çocuk TV, komşu ve mağazalar arasında annesiyle geçen koşuşturmasında başka türlü ilgi çekemeyeceğini öğrenmiştir. Davranışlarını bu şekilde geliştirir. Akşamları eve gelen babasıyla oynamak ister ama yorgun baba rahat bırakılmayı ister. Ana-babanın deyimiyle tepinmeye başlayan çocuğa hiperaktivite ilaçları verilir. Çocuk araştıramaz, sorgulayamaz, oynayıp enerjisini harcayamaz. Hepsinin üstüne bir de hiperaktivite ilaçlarıyla, adeta, salaklaştırılır.

Derken okul başlar, bu sefer başka çocuklarla yarışması gerekir, ama bunu nasıl yapacağı ona gösterilmemiştir. Centilmence davranmayı bilmez, herhangi yarışçıl durumda kazan-kazan anlayışını uygulayamaz. Çünkü büyürken hep kazan-kaybet anlayışını deneyimlemiştir: Yetişkinler ve güçlü olanlar hep kazanmıştır. Kendisini ifade etmek ve doğru iletişim kurmak çocuğa öğretilmemiştir. Enerjisi sürekli zapt etmek zorunda bırakılmış olan çocuk, zaman zaman bununla başa çıkamayıp ağlama, ellerini ısırma, annesine vurma veya hayvanlara saldırma ve eziyet etme nöbetlerine kapılmıştır. Bu sırada da, güç gösterisinin, bağırıp çağırmanın, tıpkı ailesinden gördüğü gibi, bir yarışma şekli, istediğini elde etme yöntemi olduğunu keşfetmiştir.

Aradan zaman geçer. Bu çocuk artık gençtir ve markadan filan da anlamaya başlamıştır. Zira tüketici toplumu ürünüdür çocuk. Bebek bezlerinin bile markalaştığı günümüzde marka çocuğu olarak yaşamaktadır. Kafasında medyadan izlediği kadarıyla ideal erkek ve kadına yönelik resimler belirlenmiştir ve onlardan biri olmak ister. Bu genç eğitim sistemi ve ana-baba hırsıyla sürekli başkalarıyla yarışmak zorunda bırakılmıştır. Bu yarış sırasında okul, dersane, öğretmen arasında bazen tek kalmaya bile zaman bulamamaktadır. Karşı cinsle ilişkiye girmek ister ama bunun için yol gösteren, akıl veren doğru insanı her zaman bulamaz. Çoğu ergenlik sorununu kendi başına veya arkadaşlarından, internetten öğrendiği şekliyle halletmeye çalışır. Aslında sorunu olduğunu bilmez, kendini ifade edemez, ne istediğinin farkında değildir; sanki sürüklenilen bir dünyada, o da sürüklenmektedir. Soru sormaz, istediği şeyler olmayınca çocukluktan gösterdiği davranışı; ağlamayı veya bağırmayı sergilemeye devam eder. Genç ne çocuktur, ne yetişkindir ve ne de gençtir.

O elinden çocukluğu alınmış, gençliği yaşamasına izin verilmeyen geleceğin yetişkinidir. Kız arkadaşına kızar, öğretmenine kızar, ana-babasına kızar, her şeyden çok kendine kızar ve ifade etmeyi bilmez. Günün birinde eline bir bıçak alır önüne gelen ilk insana tüm kızgınlık, nefret ve öfkesiyle saplar…”


Bu sahneler size tanıdık geliyor mu?

Rudolf Drekurs’un bir sözü var: “Ya hata yapın, ya da suçlu hissedin. İkisini birden yapmayın, ağır gelir.” Bence son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında Türk toplumu olarak hissettiğimiz şey “ikisini birden yapmak”. Öyle ki, bu ağırlığın baskısıyla ve telaşla herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor.

Duygular, enerjidir. Aslında insanlar onları sadece davranışlarına yakıt sağlamak için yaratır. Bir amaca hizmet ederler; insan denen arabanın amaçlarına. Hislerin amacını görmek zordur. Adler, temel inançların, amaçların ve algıların “yaşam tarzını” oluşturduğunu, bunun da her bireyin dünyadaki kendi yerini belirlemesini sağladığını söylemiştir. İnsanlar, yaşamlarının çok erken yaşlarında dünyaya ait olmalarını ve uymalarını sağlayacak inanç ve amaçları seçerler. Çünkü yaşam tarzı çocukluktan şekillenmeye başlar.

Eğer çocuklar kendine öz güveni olan, dinlenildikleri ve saygı duyuldukları ortamlarda, araştırıp sorgulayarak, her konu hakkında bilgi edinerek ve bu bilgiler arasında iyi ve doğruyu kendileri seçerek, kendilerini ifade ederek, barış ortamı içinde ve yaratıcı bireyler olarak yetiştirilirlerse, kazan-kazan anlayışıyla davranan yetişkinler olacaklardır. Bu bireyler içlerinde yaşadıkları toplumun gelişmesine katkıda bulunan, sorumluluk sahibi ve sürekli gelişime inanan bireyler olarak hayatlarını sürdüreceklerdir.

Bu sözünü ettiğimiz yaşam biçimi diyelim ki, bir
barış kültürdür; insanın kendi kendisiyle ve çevresiyle barış içinde olduğu bir kültürdür. Bu kültürün oluşması zaman alır, emek ister, davranış olarak geliştirilmelidir. Baş ağrısını geçirmek üzere, bir hap almaya benzemez. Okul kapısına konan güvenlik geçişi hap almaya benzer, sebebi ortadan kaldırmaz. “Televizyonumu kaparım, gözlerimi açarım,” diyen bir reklam var. Hangimiz televizyonu kapamanın sorunu gerçekten çözebileceğini düşünüyoruz?

Şiddeti ortadan kaldırmak ve toplumda barış kültürü oluşturmak istiyorsak, toplumun her kesiminden katılımın olacağı uzun süreli bir program geliştirmek gereklidir. Bu programın olmazsa olmazı,
okullarda mediasyon merkezleri kurmaktır. Bununla birlikte, toplumun her kesiminde örnek davranışların gösterilmesi, yaygınlaştırılması ve desteklenmesi gereklidir. Bu noktada devlet, sivil toplum örgütleri, kamu ve özel kuruluşlarıyla eğitim kurumlarının ve elbette medyanın ortak ve birbirini bütünleyici şekilde hareket etmesi gereklidir.

Her şeyin ailede başladığından hareketle, genel olarak aile içinde yapılması gerekli şeyler şunlardır:

Bedensel faaliyetlere girişmesini teşvik etmek: Her tür spor ve bu yönde aktivite sadece bedensel sağlığı değil, zihinsel sağlığı da olumlu yönde etkiler. Çocuk ve gençlerin yapacağı bedensel faaliyetler, zihinlerini toparlar, düşüncelerinin keskinleşmesini ve konsantrasyonlarını sağlar.

Geçmişteki başarılarını hatırlamak/ hatırlatmak: Bir çocuğa sadece kötü seyler yaptığında müdahele etmek yerine, ona yaptığı iyi ve güzel şeyleri hatırlatmak, güzel eylemleri gerçekleştirdiği anda onu onure etmek, onu başarıya ve iyiliğe teşvik etmek için çok önemlidir.

Örnek olmak: Çocuklar çevrelerinde gördükleri davranışları örnek alarak büyürler. Ana-baba, iyi örnek teşkil ediyor mu? Ya eğitmen ve arkadaş olarak örnek aldıkları kimseler nasıl? Söylenenler ve tavsiyeler ne olursa olsun, insanlar sadece gördüklerinden örnek alırlar.

İyi mentor olmak: Çocuğu, onun sınırlarını zorlamadan desteklemek, güzel sözlerle teşvik etmek, kaygı, endişe gibi duygularını anlamak ve onları kabullenmek, alternatifler üretmek çocukta güven oluşturur.

Soru sormasını desteklemek: Soru sorma ve merak bir bireyin gelişimini sağlayan en önemli şeylerden ikisidir. Çocuğun soru sormasına, dünyayı anlamasına izin verilmelidir. Cevabı bilinmeyen bir soru geçiştirilmemeli veya yalan cevaplar verilmemelidir. Herkes her şeyi bilmek zorunda değildir. Yetişkinler de bilmeyebilir ancak birlikte öğrenebilirler. Bilmediğini ifade edip birlikte öğrenmek, yalan veya geçiştirmeden çok daha itibarlıdır. Çocuğun gözünde de.

Tepkilerini göstermesine izin vermek: Çocukların kızgınlıklarını, sevinç ve mutsuzluklarını göstermesine izin vermek, bu duyguları onlarla paylaşmak ve olumsuz duygularıyla başa çıkabilmelerine yardımcı olmak onların kendilerini ifade edebilmelerine destek olacaktır.

Söz hakkı tanımak: Çocuğa ev içinde verilen kararlarda söz hakkı vermek, onun isteklerini de göz önünde bulundurmak.

Yukarıda da sözünü ettiğim gibi, şiddetin önlenmesinde en önemli adımlardan biri
okullarda mediasyon merkezlerinin kurulmasıdır. Mediasyon tüm dünyada hemen her alanda 1960lardan beri kullanılan çatışma çözümü yöntemlerinden biridir. Okullarda kurulacak olan mediasyon merkezleri, hem öğretmenlerin ve yöneticilerin, hem velilerin ve hem de öğrencilerin çatışma ile başa çıkabilmelerinde destek verecektir. İnsan olmanın gereği olan çatışma nasıl kaçınılmaz ise, günümüz dünyasında çatışma yönetimi metotlarını öğrenmekte o kadar kaçınılmaz bir durumdur. Okullarda kurulacak olan merkezler, öğrencilere liderlik, iletişim ve çatışma yönetimi ve çözümü tekniklerini öğretirken, aynı zamanda onların meditörlük yani arabuluculuk, yeteneği kazanmalarını destekler. Mediasyon, tarafların sorumluluk almalarını teşvik eder. Sorunu kabullenmeyi, sorunla başa çıkabilme isteğini ve sorunlara çözüm bulma çabasına katkıda bulunur.

Okullarda kurulacak mediasyon merkezleri sayesinde;


Genel olarak okul-veli ve öğrenci üçgeninde daha iyi iletişim sağlanır.
Çatışmaya taraf olan öğrenciler arasında barışçıl çözümler üretilir.
Mediasyon sürecinde, çocuklar ve gençler yaratıcı olmayı ve alternatifler üretebilmeyi öğrenirler.
Barış ve çözüm bulma yaşam biçimi halini alır.
Öğrenciler arasında tolerans yaratılır.
Çatışmanın şiddete dönüşebilen negatif gücü yerini pozitif enerjiye bırakır.
Öğrenciler karşılıklı kazanmanın mümkün olduğu kazan-kazan anlayışını öğrenirler.
Öğrenciler sorunlarıyla başa çıkabilme yeteneğini geliştiriler.
Öğrenciler, sorumlu bireyler olarak yetişirler.
Empati gelişir, öğrenciler olaya bir de diğerinin gözüyle bakmayı öğrenirler.
Öğrenciler hem kendi hem de karşısındakilerin ihtiyaç ve isteklerinin farkına varırlar.

Deniz Kite, 24 Nisan 2006

14 Nisan 2009 Salı

Onurun Sorgulanması


Gözlerim, Ortaçağ Avrupa’sında gezinirken, her an karşıma çıkacak Brave Heart’ı bekliyordum. Kalbim, güneşli bir Biskupin öğlesinde patır patır atarken, etrafımdaki şövalye armaları, miğferler ve kılıçlar Yüzüklerin Efendisi II’den bir savaş sahnesini hatırlattı: Kaleye sığınmaya çalışan herkesi, kadın ve çocuk demeden öldüren yarı hayvan yarı insan mahluklar ve onlarla savaşan Cesur Yürekler; iyilerle kötülerin savaşı. İnsan olmanın ezeli kaderiydi bu galiba. Belki de insan olmanın bedelidir iyilerle kötülerin bitip tükenmez savaşı, kim bilir…

Düşüncelerimden uzaklaşmak ve güneşin keyfini çıkarmak için kocaman bir bira alıp çimenlere uzanmaya karar verdim. Bulunduğum yerden uçurtmasını uçurmaya çalışan ufak bir çocuk gördüm. Bıkmadan ve usanmadan onlarca kez denedi uçurabilmeyi renkli uçurtmasını ama her seferinde inatçı uçurtmaya yenildi isteği. Çocuğun hemen yanındaki bir çadırın önünde, ok atmaya çalışan insanlar vardı. Kimi yayı çok iyi gerip hedefi bulurken, kimi ne yayı ne de oku tutmayı becerebiliyordu. Biraz daha ilerilerde ellerindeki eti iştahla bitirmeye çalışırken, ellerinin yağını arada sırada pantolonuna silenler vardı. Onlar yemek çadırının önünde bekleşenlerdendi. Yemek çadırının hemen yanında ama ondan daha büyükçe bir çadırda, bir adam devamlı ateşte demir dövüyordu. Dövülen demirin sesi, bende belli bir ritim duygusu uyandırdı.
O an, her yerde olabilirdim ve duyduğum ses o kadar tanıdıktı ki…

Bang, bang, bang….

Galiba, Afrika’da davul sesleri arasında bir kurban töreninde Tanrı’ya adaklar sunuyordum. Belki de kilisenin çanıydı çınlayan kulaklarımda. Belki hırsla savaşan insanların arasındaydım ve ölümün ritmiydi hissettiğim veya sevdiğim adamın kollarında çığlıklar atarken birbirine karışan kalp atışlarımızdı duyduğum ritim… Sonra sevgiye karışan demir sesi, beni bir sema törenine taşıdı: Ritim, benim dönüşüm oldu ve saatlerce dönüp durdum ayaklarım çimenleri, ruhum yaşamı hissederken…

“Gel” diyordu Mevlana’nın sesi,

“Gel,
Ne olursan ol,
Yine gel.”

Ve huzurdu o an kanımla akan damarlarımda, Bir olabilmekti yerle ve gökle beni keyiflendiren…

Bang, bang, bang… Güneş, çimenler, nefes ve ritim-kalbimin atışına benzeyen…

“Onurun sorgulanmasıdır”…

Derinden nefeslendim, açtım kapalı gözlerimi ve yüreğimdeki umudu kaybetmeden o la ki, Brave Heart’ı görebilirim diye, merakla bakındım etrafıma. Ama Mel Gibson gelmedi…

İki adam karşılaşır,
İki adam karşılaştığında, iki adam karşılaştığında,
Onurun sorgulanmasıdır.
İki adam karşılaşır,
İki adam karşılaştığında, iki adam karşılaştığında
Kazandığında veya kaybettiğinde
Onurun sorgulanmasıdır.
Ve hangi yolu seçtiğin, onurun sorgulanmasıdır.
Doğruyu veya yanlışı söyleyemem
Eğer gece beyaz ve gündüz siyahsa,
Ama biliyorum ki, iki adam karşılaştığında
Onurun sorgulanmasıdır.

Ayaklarım hala çimenlerde, etrafımdaki insanlara bakınıyordum. Bu kez Berlin’de Marienkirche önündeydim. Uzun bir tren yolculuğunu, Polonya, Biskupin ve Ortaçağ’ı, tüm umutlarıma rağmen gelmeyen Brave Heart’ı arkamda bırakmıştım. Hemen önümde sevişen bir çifte takıldı gözüm; sevmek ve sevilmek ne de güzel bir duyguydu. İnsanı insan yapan sevgi değil mi? Ve güneşin büyüsüyle seriliverdim çimenlere Orhan Veli’yi haklı çıkarmak istercesine… Ama yüreğimde yoktu bir kötülük gerçekten, o an İnsan olmak, tek istediğimdi.

Marienkirche’ye gelmeden önce, beni Polonya’dan Berlin’e getiren trenden inmiş ve valizlerimi, bir otel bulana kadar kalmak üzere, paralı kasalardan birine bırakmıştım. İndiğim durak olan Lichtenberg tren istasyonundan Zoologischergarten istasyonuna gidecektim. Çünkü uçağımın kalkacağı havaalanı olan Tegel havaalanına giden otobüsler o istasyondan kalkıyordu. Niyetim, Zoologischergarten’a yakın bir yerde otel bulmak, sonra da kalan zamanımın keyfini çıkarmaktı. Beni Zoologischergarten’a götürecek treni beklerken, tesadüfen görüp de 1 Euro’ya aldığım radyoyu keyifle dinliyordum. Aniden tanıdık bir ses duydum, bu ses çocukluğumun sesiydi: Sevgili Sezen Aksu beni Berlin’de de bulmuştu. Bir kültürlerarası radyo istasyonu, Sezen Aksu’nun Kardelen’ini çalarken duygularla savaştım. Şarkı bitince, Almancayı ana dili gibi konuşan Türk kızı, Kardelen’in hikayesini anlattı ve dinleyen herkesi bu CD’yi almaya teşvik etti. Polonya’da altı ülkenin katıldığı bir AB projesinde hocalık yapar ve her bir ülkeye merhaba derken, toleransı öğretmeye çalışmıştım. Berlin’de özlediğim Almanca’ya kucak açarken, hiç ummadığım bir anda ana vatanım kulaklarımda çınlıyordu. O an, gözlerimdeki yaşlar bana “bir dünya vatandaşı” olduğumu söylüyordu. Öyle ya, Rus, Azeri ve Laz kökenimle, yıllarca yaptığım gezilerimle, İngiliz-İskoç karışımı oğlumla, Ben, İnsan’dım; olabilecek en İnsan…

Sırt üstü uzandığım çimlerde, aklıma her nedense özgürlük ve Simon & Garfunkel’ın ünlü konseri geldi. O an, “Scarborough Fuar’ına mı gidiyorsun?” diyen şarkılarının sözleri çınladı kulaklarımda:

“Ona benim için bir dönüm arsa bulmasını söyle
(Kıpırdayan yaprakların olduğu tepe tarafında)
Maydanoz, adaçayı, biberiye ve kekik
(Gümüşi gözyaşlarıyla mezarı temizler)
Tuzlu su ile sahil arasında
(Bir asker silahını temizler ve parlatır)
O zaman, o kadın benim gerçek aşkım olur…”

Hiç Scarborough Fuar’ına gittiniz mi? Her hangi bir fuar işte, Biskupin festivaline benzer, hani her türden İnsan’ın olduğu; kızan, gülen, eğlenen ve ağlayan? Yaptığı her şeyi duyguyla yapan, düşünmeyen, bencil ve işte öylesi İnsan’ların olduğu fuara? Hani binlerce sene sonunda teknoloji dehası olan ama Aristotales’den bugüne, insanlık adına, bir adım bile ileriye gidemeyen İnsan’ların olduğu fuara? Onur, bağlılık, yürek, dürüstlük, güvenirlilik, sevgi, saygı ve adalet gibi erdemlerin unutulduğu ve sergilenmediği fuara?

Doğruyu veya yanlışı söyleyemem
Eğer gece beyaz ve gündüz siyahsa,
Ama biliyorum ki, iki adam karşılaştığında
Onurun sorgulanmasıdır.

Ben, aynadaki Ben ile karşılaştığımda…
Ben, kollarında Ben olduğum sevgilimle…
Ben, evladıma sarılır ve Ben’i yaşarken…
Ben, İnsan’larla Ben olmaya çalışırken…
Ben, gecenin sessizliğinde, Ben ile baş başayken…

Galiba onurun sorgulanmasıdır yaşadığım. İnsan olmaya çalışmanın deviniminde, kim bilir belki de, İnsan olmaktır yaptığım…


Deniz Kite, 27 Eylül 2005
Sarah Brightman dinlerken
(It’s a question of Honour- Sarah Brigthman; Scarborough Fair- Simon & Gurfunkel)
(Biskupin’de-Polonya, her sene bir Ortaçağ Festivali düzenlenir)






8 Nisan 2009 Çarşamba

7 Nisan 2009 Salı

Arabuluculukta Taraf Avukatlarının Rolü




Çok büyük bir Türk firma, ürünlerini taklit ettiği İtalyan firma ile sorun yaşıyordu. İtalyan taraf bundan bir sene önce mediasyonu önermiş, Türk firma ise, ne olduğunu bilmediği bu yöntemi araştırmamıştı bile. Bize tesadüfen ulaştılar.

Telefonla bilgi verdikten sonra, Yönetim Kurulu üyeleri il bir görüşme yaptım. Dava yoluna gidilirse maddi ve manevi kayıp taraflar için çok büyük olacaktı. Dahası her iki ülkede de alanlarında tanınmış olan bu şirketler sorunu gizlilik içinde ve hızlıca çözümlemek istiyorlardı.

Yaklaşık iki saat süren Türk tarafla görüşme, son derece olumlu geçti. Şirket avukatı mediasyona şüpheyle yaklaşsa da, Yönetim Kurulu üyeleri uzadıkça çözümlenemeyecek gibi görünen ve giderek dili de ağırlaşan karşılıklı yazışmalara bir an önce son noktayı koymak istiyordu.

Firma ile Mediasyon Gizlilik Anlaşması üzerinde konuştuk, tahmini mediasyon süresini ve saat ücretini belirledik. Ayrıca Türkiye ile paralel olacak şeklide, İtayla’da diğer taraf ile görüşmeleri yürütecek İtalyan mediatörün bilgilerini sunduk. Ortak görüşme için tarafsız bir ülke belirledik ve önce avukatlarla, sonrasında da taraf temsilcileriyle görüşmelere başlama konusunda anlaştık. Benzer çalışma eş zamanlı olarak İtalya’da da yapıldı.

Her iki tarafında onayından sonra, iki mediatör olarak aramızda rollerimizi paylaştık. Ben uluslar arası ilişkiler, psikoloji ve işletme okumuş ve ticari hayatın içinden gelen bir mediatör iken, diğer arabulucu, uluslar arası hukuk konusunda sayılı uzmanlardan biri kabul edilen saygın bir avukat-mediatördü. Tarzlarımız farklıydı; ben sorunu didiklemeyi seviyordum, o detaylara dalmaktan hoşlanmıyordu. Bununla birlikte, her ikimizde son derece analitik düşünen ve buna rağmen yaratıcı arabuluculardık. Birbirimizle çalışmaktan zevk alıyorduk.

Ortak görüşmelerden önce taraf avukatlarıyla bir toplantı yapmayı uygun gördük. Bu yapacağımız görüşmenin ana hedefi onlara arabuluculuğu ve yürüteceğimiz süreci anlatmak, rollerimizi ve rollerini tam olarak tariflemekti. İtalyan avukat arabuluculuk konusunda eğitim almış ve kendisi de uzlaştırma yapan bir avukattı. Ancak Türk avukat arabuluculuğa güvenmek istemiyor ve direnç gösteriyordu. Ona, müşterisi elinden alınıyormuş gibi geliyordu. Dahası İtalyan avukatın da arabuluculuğu biliyor olması, ona kendisini yalnız kalmış hissettiriyor ve bu sebeple de konuşmalarımız sırasında herşeye itiraz ediyordu. Ben bir ara alarak, Türk avukatla yalnız görüşmek istedim. Yarım saat kadar süren görüşmede, müşterisinin durum analizini yaptık. Ayrıca aklına takılmış olan ve bana sorduğu ne varsa, onları da yanıtladım. Toplantıya geri döndüğümüzde yaklaşımı daha ılımlıydı. Ama bu yaklaşımı daha çok oyun bozan olmama düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Ertesi gün ortak oturuma başladık. Masada taraf temsilcileri, taraf avukatları ve biz mediatörler vardık. Önce her iki tarafın avukatı kısa bir giriş konuşması yaptı. Bizim özetlediğimiz bu durum analizinden sonra, taraf temsilcileri kendilerini ifade etme olanağı buldular. Ben sorunları iredelemek için sorular sorarken, diğer mediatör sorunları gruplamaya başladı. Daha sonra gruplanmış sorunları netleştirmek için kendi sorularını sormaya başladı. Tüm bu konuşmalar sırasında zaman zaman yükselen sesler, kayıp kaygısıyla duygusallıklar, tazminatın bedeline itirazlar, tehdit-vari yaklaşımlar deneyimledik. Sonuç olarak, iki saat sonra, tartışılmasını istedikleri sorun başlıkları belirlenmişti.

Masada üç dilin konuşulduğu mediasyon süreci gerçekten yoğun geçiyordu. Uluslar arası bir uyuşmazlık olduğundan, acendamızı açık bırakmıştık. Nitekim taraflar öğle yemeğinden sonra mediasyona devam etmek istediler. Hep birlikte yemeğe gittik. Yemekte pazarlık ile müzakere etme arasındaki farklılıklarla ilgili keyifli bir konuşma yaptık. Önceden planlamadığımız bu konuşma, öğleden sonraki oturumumuzu son derece etkili kıldı. Günün sonunda, neredeyse tüm sorunlar için çözüm alternatifleri belirlenmişti. Ertesi gün saat 10.00’da görüşmelere devam etmek üzere, ilk günü 17.00’de tamamlamış olduk.

O akşam Türk avukat beni telefonla aradı. Arabuluculuk sürecinden çok etkilenmişti ve kendisi de bu işi öğrenmek istiyordu. Destek olup olamayacağımı sordu. Kendisine internet üzerinden pek çok bilgi ve eğitim yerine ulaşabileceğini söyledim. Eğitim ve yürüttüğüm arabuluculuklar sonunda elde ettiğim deneyim ve gözlemlerim bana şunu gösterdi: Bazı avukatlar o kadar iyi avukattılar ki, kanımca iyi bir müzakereci olmayı öğrenmek onlar için çok daha anlamlı olabilirdi. Ve bazı avukatlar içgüdüsel olarak arabulucuydular ve taraf olmaktan hoşlanmıyorlardı; onlar da, iyi bir mediatör olabilirlerdi. Herkes, mesleği ne olursa olsun, kendini en iyi yapabileceği alanda geliştirirse, çok daha anlamlı olurdu.

Ertesi gün her sorun çözüm alternatifleriyle anlaşmaya hazır hale geldi. Bu noktada bizler arabulucu olarak, tarafların kendi çözümlerini içeren taslak bir anlaşma hazırladık. Taraflara ve avukatlarına bu anlaşmayı sunduk. Bundan sonrası avukatların anlaşma metnini son şekline getirmesine kalıyordu. Bunu da, üçüncü günün sabahında görüşmeye başladık. Anlaşmanın son şekline tarafların ekleyip çıkaracağı herhangi şey yoktu. Dahası anlaşmanın son maddesine taraf avukatlarının da talebiyle, herhangi uyuşmazlık durumunda tarafların önce arabuluculuğu deneyeceklerine ilişkin bir madde koymuştuk! Ve öğleden sonra taraflar arasında anlaşma imzalandı.

Bu uyuşmazlık eğer hukuki sürece taşınsaydı, iki ülke arasındaki mahkemelerde yıllarca sürebilir, taraflardan biri diğerine yaptırım uygulayabilir, dahası özellikle de Türk taraf kendi pazarında oldukça fazla prestij kaybına uğrayabilirdi. Maddi boyutu ise, tüm bunlara bağlı olarak taraflar için binlerce Euro’dan milyonlara doğru yükselebilirdi. Oysa mediasyon ile, öngürüşmeler dahil olarak dört günde, çözümlenen sorunları onlara sadece 10.000 Euro civarına mal olmuştu. Bu bedelin mediatörlere odenen kısmı ise sadece 4.800 Euro idi.

Ayrıca aylar süren tatsız yazışma ve konuşmalarda sonra hiç beklenmedik kazanımlar da oldu: İtalyan grup Türkler sayesinde yeni pazarlara açılıyordu. Türk taraf için en önemli iki kazançtan biri ortak yatırım yapma kararı, bir diğeri ise, yaşadıklarından sonra arabuluculuğu öğrenen ve ihtimalen çok daha efektif müzakere edebilen bir avukatlarının olmasıydı!

Deniz Kite, 8 Nisan 2009, Ankara

Neden Sadece Avukatlara Özgü Değildir Arabuluculuk?






Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece


Aşık Veysel’i dinlerken, aklıma geçen seneden bugüne sıklıkla karşıma çıkan bir cümle geldi: Arabuluculuğu sadece avukatlar yapmalıdır.

Bu cümleyi söyleyenlerin arabuluculuğun özünü ne kadar bildiklerini bilemiyorum; sanırım gerçekten arabulucu sandaliyesinde otursalardı, çok daha farklı düşünürlerdi. Dahası arabuluculuğun kullanım alanlarının sadece bir kaçını deneyimleseler, bu tür bir ısararın ne kadar da anlamsız olduğunu kolayca kavrayabilirlerdi.

2002 yılından bu yana Türkiye’de arabuluculuk, kendi deyimimle mediasyonu, anlatmaya, tanıtmaya ve bu alanda farklı projeler geliştirmeye çalışıyorum. 2000 yılından beri de, ne olduğunun eğitimini aldım ve veriyorum.

Uzun ve ince bir yoldur mediasyon; hayatın kendisidir.

Gerçekten de hayatın kendisidir çünkü arabuluculuk, konusu olan kişinin kendi tasarrufunda olan çatışma veya uyuşmazlığın çözümünde onu yaşayan insanlara kendi sorumluluklarını alma gücünü verir; tıpkı her bir insanın insanlığını yaşama ve tamamlama Yol’unda kendi sorumluluğuyla yaşamını şekillendirmesi gibi. Çatışmanın kendisinin aslında hukukla alakası yoktur; çatışmayı yaşayanlar hukuku kendi çatışmalarına dahil ederler: Kendi hayatlarında insiyatif alamayan ve kendilerine denileni yapmaya alışmış olanlar gibi, hukuk yolunu seçenler de otoriteye; benim için karar ver, derler. Arabuluculuk ise taraflara, kendi sorumluluklarını hatırlatır.

O sebeple, günüllüdür. Ancak ve ancak, çatışmaya taraf olanların tümü evet derse, arabuluculuk başlayabilir ve sadece birinin hayır demesi de, süreci sonlandırır. Konu; evet ben kendi irademle, kendi alternatif ve insiyatifimle, kendi belirlediğim yer ve zamanda, yine kendi seçtiğim mediatörle sorunumu çözmek istiyorum, diyebilmektedir. Yani, herkes arabuluculuk yoluyla sorunlarını çözemez.

Bu açıdan bakınca, arabuluculuk yolunun başlangıcında; kişinin kendi tasarrufunda olan uyuşmazlıklarında, yine kendi sorumluluğunu alarak ve gönüllü olarak çatışmasını çözme isteği vardır. Ne zamana kadar? Herhangi sebeple arabuluculuktan vaz geçene kadar. Bu nedenle de, arabuluculuk bağlayıcı değildir. Yani dileyen herkes, içinde olduğu arabuluculuktan vaz geçerek, müzakere, anlaşmalarında yer alıyorsa tahkim vs gibi farklı bir yönteme veya hukuki sürece evet diyebilir.

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

Değişimin kaçınılmaz olduğu yaşamda, paradoksun en büyüğü değişime karşı koymamızdır: Sabitlik isteriz; evde, işte, düzende…Oysa sadece doğayı gözlemleyebilseydik; mevsimleri mesela, hayatın kum saatine benzediğini hemen görüdük: O, başladığı anda, aslında bitmeye de yaklaşmıştır. İşte bu bitişe gidiş de, önce sabitlik sağlamak için kurallar bütünü yaratırız; doğrular, yanlışlar, iyiler, kötüler. Sonra bu sabitelerde ısrar ettikçe, kutuplar oluştururuz; sen ve ben, biz ve siz… Paradoks dedim ya bu paragrafın başında, hayat tuhaf bir şekilde; adeta eğlenircesine, bize bizi zıttımızla veya ötekimizle gösterir. Göz çünkü, dışarıya bakar, içeriyi göremez. Bu sebepledir ki, bizler yürüdüğümüz Yol’da bize bizi gösterecek zıddımıza, değiştirmek zorunda olduğumuz sabitimizi hatırlatacak çatışmalara muhtacız. Bu Yol, insan olma Yol’udur ve tümseklerle, çukurlarla ve uyuşmazlıklarla doludur.

Kimi para konusunda bir diğeriyle anlaşamaz, kimi şirket yönetiminde ortağına kızar. Kimi insan spor takımının sorunlarını deneyimler, kimisi ise kocası veya karısıyla sorun yaşar. Kimi zaman etnik sorunların çözümü acildir; farklı dil, din bilmek gerekir, kimi zaman ortak değerleri birlikte yaratmak gerekir. Kimi insan sadece bahçesine izinsiz girildiği için özür bekler, kimi ilişki bir kucaklaşma ile eski haline döner. Bazen farklı organizasyonlarda olanlar birbiriyle çatışır, kimi zaman ise departmanlar arası uyuşmazlık ayyuka çıkar… O halde ne kadar farklı tümsek, çukur veya çatışma varsa, onların aşılmasında yer alabilecek o denli çok çeşitlilikte arabuluculara ihtiyaç vardır. Nasrettin Hoca dememiş miydi damdan düşünce; bana doktor değil, önce damdan düşen birini getirin diye?

Tıpkı, bir diğer ünlü hikayesinde, çatışma yaşayanların hepsine; sen de haklısın, sen de haklısın, demesi gibi.

Arabuluculuk, kimin haklı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz; herkesin kendi bakış acısından haklılığını kabul eder. O sebeple de, çatışmanın kazan-kaybet ilkesine dayanan haklılık kanıtlama çabasından çok, ortak kazanımla sonlanmasını destekler: Herkesin kabul ettiği, uygulanabilir çözümler, anlaşmayı yaratır.

Arabulucu, yaptığını gönüllülükle yapar, herhangi haklılık yarışında yer almaz, yaşadığı toplumu bölmeye değil, birleştirmeye çalışır, yaşamıyla etrafına ve barışa ayna olur. Arabuluculuk, ortaya çıkıp ta, yaygara ile sahip olunabilecek bir statü değildir, o zaten olduğumuz bir şeydir; hayatın kendisi gibi. Herkes o sebeple arabulucu olamaz ve arabuluculukta özü itibariyle sadece bir meslek grubunun tekelinde kalamaz. O zaman, tamamlanmamış bir hayata benzer; genç ve solmuş!

Bilmem hayal miydi yoksa düş müydü
Gönül arzusunu buldu bu gece
Yalın kılıç mıydı bir ateş miydi
İçerim koz ile doldu bu gece
.....
Durmaz yanar gerçeklerin çırağı
Yakın olur ehl-i aşkın ırağı
Gölköy oldu Veysel'lerin durağı
Hayali karşıma geldi bu gece


Deniz Kite, 7 Nisan 2009, Ankara’da İngiliz bir mediatör dostla konusmanın ardından, Aşık Veysel dinlerken

28 Mart 2009 Cumartesi

Bumerangtır Hayat!

Bumerangtır hayat;
Ne atarsan onu alırsın geriye,
Üstelik daha hızlı
Ve hiç beklemediğin bir anda…
Birden ya yaptığın iyilik
Kapını çalar en zor anında,
Ya da uçarken havalarda,
Bir ah aldığın, bir zaman bir yerlerde
Çekiverir seni dibe.

Vadilerdeki yansımalara benzer
Yaşamın sana geri bildirimi;
Biraz yavaş ve nereden geldiği belirsiz…
Ama mutlaka
Bir ses, bir insan, bir ayna olur karşında;
Kızsan kendine,
Gülsen yine kendine.

Bumerangtır hayat,
Vadilerdeki yansımalara benzer cevabı;
Etrafında olan bitenin hepsi senin,
Olamayan ne varsa,
O da senin…

Deniz Kite, 13 Eylül 2007, Something Stupid/Frank Sinatra dinlerken

Zorluk!

Oturduğum avluda güvercin seslerini dinliyorum. Burasi eski bir Gaziantep evi. Batmak üzere olan güneş ışıkları salına salına yüksek duvarların ardına düşüyor. Hafif bir serinlik var. Burada gündüz ne kadar sıcak olursa olsun, gece serin oluyor. Gaziantep, İstanbul’a kıyasla kuru bir iklime sahip; insan yapış yapış olmuyor 40 derece sıcaklıkta bile.

Sevimli ve her zaman güleç olan bayan yanıma yaklaşıp soruyor:

“Bir şarap daha ister misiniz?”

Gözlerim duvarlarda hala yerleri belli olan kurşun izlerine takılı:

“Evet, iyi olur” diyorum.

Bundan birkaç saat önce birebir görüşme yaptığım muhtemel mediasyon öğrencisi adaylarından biri heyecanla:

“Hocam, sizi Nene Hatun’a benzetiyorum,” demişti.

Heyhat! Ben ve Nene Hatun. Ömrümde hiç bu kadar anlamlı bir iltifat almamıştım. Güzel, akıllı, başarılı, herkes herşey diyebilirdi ama Nene Hatun’a benzetilmek! Gözlerimden gelen yaşa engel olamadan:

“Teşekkür ederim,” deyivermiştim.

İşte karşımda duvarlarında hala kurşun izleri taşıyan bu harika otelin avlusunda idealizmin övgüsünü kutluyorum şu an.

Ta Avusturya’lardan, hem de her düzenin yerindeyken, evini olduğun gibi geride bırakıp, mediasyonu Türkiye’ye getirmek için buralara gel… Evini, barkını yeniden yavaş yavaş düzenle. Oğlunla yeni yaşama uyum sağlamaya çalış. Sonra insanlar mediasyon dediğinde “mediatasyon mu” diye cevaplasınlar, anlatmaya çalış. “Bakın, bu iyi bir sistemdir, barış kültürünün temelidir,” de, insanlar “yahu git işine” desinler…Sırf bu uğurda evini sat, diren, çabala ve sonunda hayaline inanan ve gerçekten bu işe başla…

Hatırlıyorum, oğlum ilkokula başladıktan bir hafta kadar sonra ağlayarak geldi eve. Öğretmeni ısrarla Tony değil, Atilla olduğunu söylüyormuş. Gözü yaşlı oğlum:

“Mami, bana Atilla demek istiyorlar, ben Tony olmak istiyorum,” demişti. Ve eklemişti:

“ Mami, biz geri dönelim mi, Avusturya’ya?”

Dönmedik, o ve ben, her zorluğa rağmen burada kaldık.

Zorluk, bizi olgunlaştırıyor.

Oğlum ilk yıllarda hep adını söylediğinde:

“Sen ne biçim Türksün,” cevabını aldı. Sonradan birgün bana şöyle dedi:

“Biliyor musun mami, geziyor olmak çok güzel. Gezen insan, herşeyi biliyor ve şaşırmıyor. Ben çok şanslıyım, çok geziyorum. Farklı olan şey beni korkutmuyor. Farklı olanı seviyorum. Çünkü yeni bir şey öğreniyorum. Öğrenmek çok güzel.”

Oğlum bir mucid olmaya çoktan karar verdi. Şu an on yaşında ama hayattan ne istediğini biliyor. Pastel veya suluboya yerine mimar gibi yaptığı teknik resimleri boyamayı red ediyor. O sebeple resim dersi üç. Ama aldırmıyor. Aldırmak yerine:

“Öğretmenim asla mucid olamaz, çünkü detay çizmenin ne olduğunu bilmiyor” diyor.

Aynı şey müzik dersi içinde geçerli. Avusturya’dayken en başarılı piyano öğrencilerinden biriydi. Burada solfeje takılmış öğretmeniyle arası iyi değil. Oğlum müziğe bayılıyor ama karnesinde bu dersi de üç.

“Mami, sesim pek güzel değil ve herkesin içinde şarkı söylemekten hoşlanmıyorum ama müziği seviyorum. Öğretmenim ise müziği sevdiğime inanmıyor.”

Minicik oğlum buraya geldiğinden beri pek çok şeyle boğuşuyor. Ona baktığımda, idealizmi görüyorum.

Zorluk, idealizmi körüklüyor.

Gözlerim hala kurşun izlerine takılı, düşünceler arasında geziniyorum. Şarabım güzel, ağzımda buruk bir meyve tadı bırakıyor. Doygun bir şarap. Adını bilmiyorum. Önemi de yok. Damağımdan akarken bıraktığı burukluğu ve kuruluğu hissediyorum. Boğazımdan aşağıya inerken sanki yok oluyormuş gibi. Var ile yok arası. Anlamaya çalışmak boşuna, tatmak lazım!

Herşey gibi şarabın da, zorlusu güzel…

Zorluk, hayata anlam katıyor; yıl be yıl, yerinde ağırlık böyle oluşuyor!

Deniz Kite, Gaziantep, 2005 (Tuhaf ama bu yaziyi bu siteye koyarken yaşadığım caddenin adı Nenehatun!)

Sendeki Güzellik




Geçenlerde bir öğrencim:

“Hocam, görsel olan kişiler daha iyi yazar olurlar, öyle değil mi?” diye sorduğunda cevap vermeden önce; “ben bir yazar mıyım” sorgulamasına bile gelemeden, kafam birkaç saniye karmaşık, düşündüm… Sonra şöyle dedim:

“Hayır! Oğlunun doğumundan sonra, gözlerini kırpmadan altı saat boyunca oğlunu seyretmiş biri olarak, bugün bana “ne gördün o altı saat boyunca?” diye sorsan, sana cevap veremem ama o altı saat boyunca ne hissettiğime dair bir kitap yazabilirim. Anlayacağın oğlumu seyrederken hissettiğim şeylerin büyüsü
o kadar derindi… Ve inan hayatımda aynı derinlikte herhangi başka bir an yok ki, belki Goethe’nin Faust’ta ruhunu satmasına eş değer, ben de o an için ruhumu satayım!”

Öylesi tarifsiz bir güzellikti! Ama görsel değil, histi!

Güzeli güzel yapan bizim ona yüklediğimiz anlamdı. O anlam, görsel de olabilirdi, dokunsalda olabilirdi, işitsel de olabilirdi… Kimi, Dali gibi, gördüklerini kendi yükledikleri anlamlarda bizim hiç düşünemeyeceğimiz biçim ve şekillerde tuvale dökebilirdi. Kimi, Balzac’ın Vadideki Zambak’ında olduğu gibi, bir kadının boynu hakkında sayfalarca güzellik anlatabilirdi. Kimi, öylesinde dizeler yazardı ki, Jennon ve Imagine gibi, yıllar sonra ne kadar iyileştirici notalara sahip olduğu ortaya çıkabiliridi; tıpkı Mozart’ın eserlerini dinleyenlerin zihinsel faaliyetlerini arttırdığı gibi…

Sevgili oğlum! Gerçekten onu seyrettiğim altı saat boyunca ne gördüğümü, ki ihtimalen çirkin, kırmızı bir surat gördüm, hatırlamıyordum. Ama yüreğim oğluma sahip olmanın güzelliğini yaşıyordu…

Aklıma o an Lennon’un oğluna adadığı “Beautiful Boy” isimli şarkısı geldi:

……….

“Okyanusta yelken açarken
Zorla bekleyebilirim
Senin büyümeni
Ama sanırım ikimizde sabırlı olmalıyız
Çünkü önümüzde gidecek uzun bir yol var
Uzun bir kürek çekişi
Evet, gidilecek uzun bir yol var”

Bu yol tüm zorluğuna rağmen, olabilecek en güzel yol her ana baba için!

Sonra şöyle devam eder aynı şarkı:

“Hayat, sen başka planlar yapmakla meşgulken
Başına gelenlerdir”

Evet, hayat gerçekten de, biz başka planlarla meşgulken başımıza gelenlerden ibaret olabiliyordu… Başkaları için yaşıyorduk çoğu kez fark etmeden, üstelik savunma mekanizmalarımızda aklileştiren cümlelerle destek veriyordu bu işe:

“Ah, komşu ne der? Ya erkek arkadaşım? Daha da kötüsü patronum ve belki de işimi kaybederim!”

Bazen binlerce “keşke” kullanıyorduk. Ya da Nasrettin Hoca’nın “ ya tutarsa” hayallerinin peşinden gidiyorduk. Giderken de onca güzelliğin farkına varamıyorduk! Belki sırf o yüzden; sırf etrafımızda sıradan gibi görünen onca güzelliğin farkına varabilelim diye anları yaşamak denilen cümle vardı!

Yağan yağmurun toprakla sevişmesi değil miydi, burnumuza yayılan doygunluk kokusu?
Bulutların gölgesi değil miydi derinlik veren denizlere?
Ay değil miydi, yıldızlarla birlikte karanlık korkumuzu sonlandırmak isteyen?
O halde, bir gülün güzelliğini seyretmek yerine, onu koparmak nedendi? Belki de çiçeklerin en güzeli olan gül, oğlumun dediği gibi “herkes koparmasın” diye dikenlere sahipti!

Ve yine geçenlerde oldukça yoğun bir Bakırköy sabahında el ele yürüyen, her biri en az altmış yaşında, bir çift gördüm.

O an aklıma bir başka Lennon şarkısı geldi:

“Hayatımız birlikte
Çok değerli
Birlikte
Büyüdük
Büyüdük
Hayatımız hala çok
Özel olduğu halde
Bir şansı değerlendirelim
Ve uçalım
Bir yerlere yalnız!”

Kendimi bildim bileli hep düşlemiştim: “İlk elimi tutan, ilk öpen beni, ilk dokunan, seven olsun ölene dek eşim… Birlikte büyüyelim, birlikte olgunlaşalım ve birlikte aynı yöne bakabilelim.”

“Hayat herkese istediğini vermiyor” dersem, evrene haksızlık etmiş olurdum. Hayır, evren bana hep dilediğimi verdi ama kimbilir belki de maceracı ruhumdu birine bağlanmak yerine özgür iradesiyle gelişmek isteyen! Ama Tanrı biliyor ya, o sabah Bakırköy’de el ele yürüyen o harika çifti seyrederken, olgunlaşmanın güzelliğinin, sabrın ve sevginin, işte öylesi “birlikte büyümekten” geçtiğini düşündüm.

Ve yine geçenlerde, aslında sanırım dündü, bir arkadaşımın sesindeki çaresizliği duydum. O an, “insan olmanın güzelliğini “ düşündüm. Her şeyi yapabileceğine inanan ve her şey olduğunu sanan insanın zavallılık ile ilahi güç olmaya çalışması arasındaki yolculuğunda ne kadar insan olabileceğini düşündüm… Bu hayat, insan olarak gücümüzün farkına vardığımızda ve bu gücü iyilik için kullandığımızda bir anlam ifade ediyordu! Biz insanlar, acaba ne kadar güzel ve güçlü olduğumuzun farkında mıydık? Yoksa düşünme denilen o muhteşem hediyeyi inkar edip, basit kalıpların arasında sıradan olmayı mı seçiyorduk?

Bir başka Lennon şarkısı beni doğrulamak ister gibi kulağımda çınladı:

“Sadece insanlar insanlarla nasıl konuşulacağını bilir
Sadece insanlar dünyayı nasıl değiştireceğini bilir
Sadece insanlar insanların gücünü fark eder
Bir milyon kafa birden daha iyidir; hadi gel katıl o zaman”

Ne olursa olsun, maceranın kendisi, insan olabilmek, bu yaşamdaki en büyük güzellik değil miydi?

Bu yazıyı yazarken, hep kulağımda Lennon vardı…Ve şu satırları yazarken “Woman” isimli şarkısını dinliyorum; yeniden ve yeniden ve yeniden…

Güzellikle ilgili yazarken, “kadın ne ifade eder?” diye düşündüm? Çoğunun sahip olduğu tek makastan çıkmış saçlarından ve aynı estetisyenden çıkmış burunlarından bahsetmiyorum. Wolf, sevgili dostum bana “woooman” derdi, “ wooman, duyduğun gibi bulutlara benzer; dokunmak istersin ama dokunamazsın, hayal edersin ama ulaşamazsın, yumuşaktır ama bazen öylesi soğuk…Woooman, ah, öylesi woooman her hayali süsleyen!”

Ve Lennon şöyle diyordu:

……….

“Woman, anladığını biliyorum
Erkeğin içindeki küçük çocuğu
Lütfen hatırla hayatım senin ellerinde
Ve woman, beni kalbine yakın tut
Ne kadar uzak olursa olsun, bizi ayırma
Her şeyin ötesinde bu, yıldızlar tarafından yazılmış”
…………

Bu dünyadaki binbir güzellik arasında kadın varsa, erkek de vardı… Neydi bir erkeğin güzelliği?

Zeki gözler,minik popo, uzun boy ve bacaklar ve güzel eller …Ah, bunlar benim düşlerimdi! Bir erkek, benim için, Tanrı ile özdeşti: Güçlü, kararlı, otoriter, merhametli, koruyan, düşünen, “coquette” gibi davranmama izin veren ... Dahası bana baktığında kelimeler olmaksızın ne demek istediğini anlatan, dokunduğunda beni eriten, öptüğünde beni alabilen!

Geçenlerde okudum bir gazetede “öpmek” diyordu bir ünlü, “ aşkın yüzde ellisidir!” Öpmek denilen şey, nefeslerin, yani ruhların, birbirine karışabileceği ve eriyebileceği sonların başlangıcı değil miydi? İkilerin Bir olabileceği en Güzel An’ın başlangıcı değil miydi? Ve var mıydı aşktan daha güzel ve anlamlı olan bir şey? Yoksa sevgi mi demeliydim bu hayatta?

Söylediğimi kanıtlamak istercesine bir başka Lennon:

“Aşk gerçetir
Gerçek aşktır
Aşk hissetmektir
Aşkı hissetmek
Aşk istemektir
Sevilmeyi istemek
Aşk dokunmaktır
Dokunmak aşktır
Aşk ulaşmaktır
Aşka ulaşmak
Aşk sormaktır
Sevilmeyi
Aşk sensin
Sen ve ben”

Aşk ve güzellik derken, sevgili Aşık Veysel aşk ve güzelliği, ve güzelin ancak yüklediğimiz anlamla güzel olduğunu, en doğru şekilde onlarca yıl öncesinde tarif etmişti:

“Güzelliğin on par'etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa”

Bu yazı Lennon ve Aşık Veysel’e adanmıştır,
Lennon dinlerken, 13 Temmuz 2005

16 Mart 2009 Pazartesi

Hüzün ve Huzur


Hüzün çöktü içime,
Acı değil hissettiğim.
Hüzün, ah, hüzün
Her vedanın ardından gelen.

Alıştığım terasta
İçerken sade kahvemi,
Gözlerim takılıyor
İrili ufaklı yatlara.
Bir tanesinin yelkenleri
Mavi;
Açık mavi ve beyaz.
Deniz ile gök misali
Sadelikle sonsuzluğu
Ve aslında özgürlüğü
Anımsatıyor bana.

O an dağılıyor hüznüm
Acı zaten değildi hissettiğim.
Adalar belli belirsiz uzaklarda
Çağırıyorlar beni sessizce.
Sanki yeni maceralara.

Ve neşeye eşlik eden çoşkuyla
Yarışmaya başlıyor ruhum,
Bakakaldığım yatla
Hani yelkenleri
Açık mavi ve beyaz olan.

Alıştığım terasta,
Yudumlarken şimdilik son kahvemi
Keyfini yaşıyorum
Gidip gelen hüznümün.

Huzur denilen şey,
Aslında hüzünle birlikte var:
Çünkü huzur,
Yaşanılan güzellikleri
Hazmedebilmesi insanın yüreğinde,
Ve olduğu gibi bırakması olanı
Tadını çıkarabilmesi An’ların.

Eğer öyle ise,
Hüzünde saklı mutluluklar,
Yaşanmış tüm güzellikler
Hayatımıza huzur getiren.

Deniz Kite, That’s Amore dinlerken
10 Ağustos 2005 / Bir mediasyon calismasi sonrasi, FB Kürek Takımı için








Buruk, Solmuş Çiçeksi ve Sert

Tuhaf bir kokuları vardı;
Sanki acıya karışmış bıkkınlık,
Mutsuzluğa karışmış yokluk,
Umuda uzanan çocukluk…
Tuhaf bir kokuları vardı hepsinin,
Kendilerine has,
Kötü gelen insana başlangıçta,
Şimdilerde alıştığım.


Bana çay getiren çocuğun mahsun ve utangaç yüzüne bakıyordum. Bıyıkları henüz çıkmaya başlamıştı. Her zaman çok terbiyeli, sakin ve sessizdi. Bana Hocam diye hitap ederken, bakışlarını benimkilerden kaçırıp, kafasını yere eğiyordu. O sanki bu tutukevine uygun biri değildi. İçimdeki merak ona sürekli, “Neden buradasın?” sorusunu sormak istese de, onu incitmemek adına suskun kalıyordum.

Derse ara verdiğimiz bir gün, ona ne zaman çıkacağını sorduğumda, uzun bir süre daha içeride kalacağını öğrendim. Suçu her neyse, onsekiz yaş altında olduğundan, ağır bir suç olmalıydı ve ben ne olduğunu projeye başladıktan birkaç ay sonra duydum.

O gün birlikte çalışacağımız koğuşda bulunanlar, tutkevinin azgın dediği çocuklardı. Ben, hangi suçu işlemiş olurlarsa olsun, onlara çocuk gözüyle bakıyordum. Ama çocuk değillerdi. Aslında her biri, çocukluklarını hiç yaşayamamış gençlerdi. Kimi, cinayet işlemiş, kimi gasp yapmış, kimi tecavüz suçuyla veya adi hırsızlık sebebiyle tutkevine gelmişti. Hepsinin bedeninde dövme vardı. Bu dövmeler pek çoğunun estetik olarak yaptırdıklarına hiç benzemeyen dövmelerdi. Koğuşun birine yeni gelen nispeten beyaz tenli çocuğun koluna, o koğuşun ağası, yerdeki seramiği kırarak dövme yapmaya çalışmıştı. Seramik parçalanınca, dövme de yarım kalmıştı. Üstelik tutukevinde, çocuklar güç göstermek amacıyla yaralarının dikilmesine izin de vermiyorlardı. Dövmeler bu sebeplerle, hem birşeylere benziyor, hem de hiçbir şeye benzemiyorlardı: Hiçbiri estetik değildi, ama herbiri bir hikaye idi.

Azgın denilenler genellikle şiddete maruz kalmış ve o ölçüde de şiddet uygulayan çocuklardı. Hayat, her zaman aldığımıza verdiğimiz cevaptı. Belki de yaptıklarımıza aldığımız cevaptı. Nereden bakılırsa bakılsın, sonuçta bumerang etkisiyle gerçekleşiyordu herşey. Azgın çocuklar! Onlar olsa olsa, azgın bir toplumun parçası olabilirlerdi.

Tutukevi, kendi prosedürü gereği ve benim de güvenliğim açısından, aynı anda iki koğuşu almama izin vermiyordu. En azından başlangıçta öyle düşünüldü. Zaman içinde aralarında hasımlık olmadığı sürece,
koğuşları ikişer ikişer aldım. Kuralları baştan belirlemiştik:

Programa sadece isteyenler katılacaktı, zorlama yoktu
Birlikte olduğumuz sürece, herkes sırayla söz alacaktı.
Biri konuşurken, sözü kesilmeyecekti.
Programa katılan herkes her aktiviteye katılacaktı.
Söylenen herşey gizli kalacaktı.

Dört ay süren proje sırasında, programa katılan çocukların herhangi kural ihlali olmadı. Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı ve Mediatörler Derneği inisiyatifi olarak yürüttüğümüz pilot projemiz, Sincan Tututkevi’nde onsekiz yaş altındaki tutukluların, infaz koruma memurlarının, tutukevi personeli ve yönetiminin mediasyon eğitimi almasına yönelikti. Hedefimiz, hem tutukevi çalışanlarına, hem de tutuklu çocuklara kendilerini daha iyi ifade edebilmenin yollarını göstermek, çocukların tutukevinden çıktıktan sonra uyum sorunlarını hafifletmek, şiddet yerine diyaloğun iletişim yöntemi olarak benimsenmesini sağlamaktı.

Hangi gerekçeyle olursa olsun, tutukevinde hayat, tuhaf bir yaşam biçimiydi. Bir infaz koruma memuru, daha projenin başlangıç aşamasında, kendilerinin para karşılığı tutuklu yaşamı sürdüklerini söylemişti. Bu ifadenin anlamını, ancak tutukevine girdiğinde anlayabiliyordu insan. İçeriye girebilmek için retinanızın okunması gerekiyordu. Çamaşırlarınız, saç tokanız veya ayakkabınızın içi dahil olmak üzere, üzerinizde asla metal birşeyin olmaması gerekiyordu. Yanınıza bir şişe su bile alamıyordunuz. Telefon, anahtar, ruj, krem, kolonyalı mendil, vs hiçbir şeyi içeriye sokamıyordunuz. Yemek yerken masalarda karabiber yoktu ve asla da olmayacaktı. Filtre kahve tiryakisi olan ben, nescafe’ye bile razıyken, sade kahve bulamadım. Çünkü kantinde sadece tatlı karışımlar vardı. Dışarıdan içeri kahve sokamıyorduk. Açılmamış, kapalı herhangi ürün paketini getiremiyorduk. Pencerelerde demir parmaklıklar vardı; her pencerede. Dışarıya baktığınızda demir parmaklık engeline çarpıveriyordunuz: Demir karelere bölünmüş duvar manzaraları. Çünkü demirler arasından baktığınızda gördüğünüz şey, üzerinde teller olan yüksek duvarlardı!

Zaman zaman çocuklarla çalışırken, infaz koruma memurlarının herşey yolunda mı’yı sorgulamak üzere, kapıda bulunan minik cam pencereden içeriyi gözlediğini görüyordum. Telaşlanmalarına gerek yoktu ama görevlerini yerine getiriyorlardı. Çocuklar, sonunda kendilerini dinleyen ve öğüt vermeyen birini bulmuşlardı. Evet, proje sırasında hiç öğüt vermedim. Yeterince duydukları bir şeyi yeniden vermenin anlamı yoktu benim için. Ben sadece onları dinlemek ve sorgulamalarını sağlamak istedim. Amacım, sorumluluk almanın büyüsünü hissedebilmelerine olanak sağlamaktı. Hiçbir şey yapamam veya ben bir hiçim’den, ben de iyi birşeyler yapabilirim’e uzanabilmelerini istedim. Hayata ve insanlara dair katılaşmış önyargılarını kırabilmek için oyunlar oynadık. Hayat bir bumerang demiştim ya, evet aslında ben onların önyargılarını kırmaları için uğraşırken, gerçekte yaptığım kendi önyargılarımı kırmaktı! Aslında, önemli olan şeyin bu olduğunu, proje sürecinde sık sık hatırlayacaktım. Biz özgür ve sözde iyi insanların, bu çocuklara ilişkin yarattığı ve sahip olmakta direndiği önyargılar yumuşamadan, toplumda genel ilerleme kaydetmemiz, şiddetten barışa uzanabilmemiz mümkün değildi.
….
Üç çocuk
Yaşları 14-15
Tinerci dediklerinden…
Üç çocuk
Her gece hayatın zorluklarını yaşarken,
Yaşayıp yaşamadıklarını sorguluyorlar mı?
Üç çocuk,
Acaba her gece, ben onlara bakarken bana bakıp,
Hayatımı sorguluyorlar mı?



Bir gün koğuşun birinde yoklama alırken, tutuklu çocuklar aralarından biri için kendilerince espiri yaptılar.

“Onu yok yaz.”
“Onu ölü yaz.”
“Onun işi bitti.”

“Hayrola?” diye sordum, “kötü bir şey mi oldu?”

Bana kendi açılarından hikayeyi anlattılar. Yok yazılmasını istedikleri çocuk, koğuştaki birinin dolabından, o biri koğuşun ağası diyebileceğimiz kişi, onun izni olmadan tesbihini almış. Koğuştakilerin hepsi çocuğun üzerine çullanmışlar. Bir masa ile iki sandalye kırılmış kafasında. Boynuna yirmi dikiş atılmış. Mediatör olmasaydım, bana bu hikaye anlatıldığında herhalde hiç düşünmeden tepkide bulunurdum. Oysa, bir mediatörün tek düşünce tarzı olabilir: Herşey insana özgüdür. Herhangi şeyi kabul etmek veya etmemek kendi tercihimiz olmakla birlikte, o şeyi anlamak imkansızdır.

Anlamak değil derdim seni,
Nasıl anlayabilirim ki,
Ben çiçeklere bürünmüşken,
Senin siyahları seçmeni.

Derdim anlamak değil seni!
Bunu istesem de yapamam…


Ben bana olanları anlattıklarında, hiç tepki vermedim. Sadece onları sonuna kadar dinledim. Sözleri bitince tavsiyede de bulunmadım. Eminim bana gelinceye kadar her türlü tavsiyeyi en az on kez duymuşlardı. Onlara sadece şöyle sordum:

“ Şimdi benden, benim yaşamın anlamına ilişkin ne düşündüğümü duymak ister misiniz?”

Hepsi bir ağızdan onay verince, onlara hamileliğimden günümüze, son onbir sene oğlumla birlikte deneyimlediğim hayatın keyfi ve değerine ilişkin düşüncelerimi anlattım. Biraz tiyatraldım doğrusu, abartılıydım…

“Biliyor musunuz, sağlıklı bir birey olarak doğabilmek milyonlarda bir olasılık! Üstelik doğduktan sonra yaşama devam edebilmek de sayılı olasılıklarla mümkün. Aslında sağlıklı doğmak ve o yaşamı sürdürmek, herhangi piyango biletinin en büyük ödülünü kazanmaya kıyasla, çok daha zor…”

Çıt çıkarmadan beni seyredip, dinlediler. Aralarından biri, bunun hiç farkında olmadığını söyledi. Ama hangimiz bunun farkındaydık ki? Bir diğeri yanındakine:

“Lan oğlum, bak ne kadar değerli bir şeye sahipsin, bir de hiçbir şeyim yok dersin!” dedi. Gülüştüler, konuştular ve sınıftan ayrılırken, her biri, başlangıçta anlaştığımız gibi, gözlerimin içine bakarak benimle tokalaştı.

Gözleri tuhaftı bu çocukların: kaybolmuşluklarını yansıtıyordu. Aldıkları uyuşturucudan anlamsızlaşmıştı bazısının gözleri. Oysa ben hep gözlerde ruhu okumaya çalışmışımdır. Onların okunacak gözleri yok gibiydi. Kimisine bakarken, içimin acıdığını hissediyordum. Bir şey söylemiyordum ama içimin tüm iyiliği ile onları sarmalamak istediğim anlar oldu. Gücüm yeter miydi sızılarını dindirmeye? Hiçbir zaman bilemeyeceğim. Bu duygu yoğunluğuna rağmen, ben bu çocuklara hiç acımadım. Onların kendilerini tamamlamalarına yardımcı olmak, tek istediğim şeydi. Tercih edebileceklerini göstermek istiyordum. Zordu hayatları, bizlere göre oldukça zordu. Tutukevinden çıksalar bile, çoğunun gidecek ailesi yoktu veya onlarla ilgilenmiyordu. Gidebilecekleri evlerde ise, azmettiricileri, ağaları vardı. Suç işlemeye mahkum gibiydiler. Bununla birlikte, bazılarının diğer aile üyeleri de tutukevindeydi. Bir çocuğun tüm ailesi hırsızlık ve gasptan tutuklanmıştı! Bazıları Çocuk Esirgeme Kurumu evlerine gidebilirdi. Ama oraya gitmek isteyen hemen hemen yok gibiydi. Çünkü orada da şiddet görüyorlardı. Ama tercihleri olabilirdi. Hepimize göre zor da olsa, tercihleri olabilirdi. Yoksa, kendimi mi kandırıyordum? Tercihleri biraz da bizim toplum olarak değişmemizle ilgili değil miydi? Toplum olarak, hepimiz tercihlerimizi belirleyebilirdik. Bu çocukları dışlamayı tercih ederken, kendimizi de toplum sorunlarından soyutlamıyor muyduk? Bumerang etkisine dönecek olursak, önyargılar, korkular ve düşmanca bakışlarla onları dışlamak, bizlere daha da hızla ve acıyla geri dönmelerine sebep olmayacak mıydı? İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük…

Tercihler,
Hepsi benim aslında…
Sevmek veya nefret etmek,
İyilikten kötülüğe uzanan tahterevallide.
Ve geri dönerken bana tüm düşüncelerim,
Tıpkı derin vadilerdeki yankılar gibi,
Sanki sessizice kanıtlamaya çalışıyor:
Tercihler,
Hepsi benim aslında…


Projenin sonuna doğru, infaz korumalarla yaptığımız bir sohbet sırasında, çay servisi yapan çocuğun adam öldürdüğü için tutukevinde olduğunu öğrendim. Bu çocuk gerçekten çok sevilen bir çocuktu. Aslında çobanmış. Babası öldükten sonra köyden bir adam annesini rahatsız etmeye başlamış. Milletin ağzı da durmayınca, bir gün adamı öldürüvermiş. Kısaca hikayesi buydu. Beni duyduğundan habersiz, görevlilerle konuşurken “ne olursa olsun, hiçbir gerekçe insan öldürmeyi haklı kılmaz,” dedim. Bu sözlerimden sonra, benimle konuşmadı. Bu duruma gerçekten çok üzüldüm. Sonunda onunla konuşmaya karar verdim. Namusunu temizlediği için, mahkeme sürecinden tutun da, tutukevinde bulunduğu zamana kadar, benden başka hiç kimse, ona yaptığı işin hayatı sonlandırmak olduğunu söylememişti! Çünkü namus temizlemişti! Elbette geceleri vicdan azabı duyuyordu, can almak ayrı bir duyguydu. Ben, onun sesli vicdanı olmuştum. Bununla birlikte, onu suçlamadığımı ama kendi fikrimi söylediğimi kabul etmişti. Konuşmamızdan sonra aramız düzeldi.

Dört ay boyunca tutukevi çok değişti; duvarlara boydan boya resimler, bina etrafında düzenlemeler yapıldı. Binanın içine renkli bitkiler konuldu. Çocuklar için resim, seramik, okuma-yazma kursu vs etkinlikler başladı. Tutukevi müdürü gerçekten kendini işine adamış, idealist bir yöneticiydi. Onunla tanışmaktan mutluluk duydum. Onun dokunuşları olmadan, tutukevi çok daha kasvetli ve tahammül edilemez olurdu .

Zaman zaman infaz korumaların çocuklar için “onlar şiddet görmeden rahat edemezler” sözlerine kızsam da, tutukevi yaşamı kendine has bir hayattı. Ne tutuklu olana, ne de ücretli çalışana kolay değildi. Pencerelerinizden baktığınızda tek gördüğünüz şey, demir parmaklıklar ardındaki tellerle kuşatılmış yüksek duvarlardı. Birde burnunuza gelen koku…

Tuhaf bir kokuları vardı,
Çocukluk yaşayamamışlara özgü,
Buruk, solmuş çiçeksi ve sert
Tuhaf bir kokuları vardı, unutulmaz.


Deniz Kite, 9 Mayıs 2007
Bu yazı hayatıma benim onlarınkine dokunduğumdan çok daha fazla dokunan, Sincan Tutukevi’nde tanıştığım tüm çocuklara adanmıştır.

15 Mart 2009 Pazar

Mediatör Gözüyle Davos ve Sayın Erdoğan'ın Tepkisi

Çoğu insana, 2009 Davos’tan aklınızda kalan ne var, diye sorsaydım, ihtimalen tişörtlere bile konu olan; one minute, cümlesini söylerlerdi. Benim yazımın konusu ise, bir mediatör, veya diğer ifade şekliyle arabulucu olarak, Davos ve Sayın Erdoğan’ın tepkisine yönelik neden ve nasıl’ı sorgulamak.

Sayın R.Tayyip Erdoğan’ın tavrınına ilişkin fikrimi bu yazıyı okuyan sizlerle paylaşırken, kendisinin o toplantıda sahip olduğu üç ünvan üzerinde durmak istiyorum: Birincisi, İsrail-Filistin sürecindeki mediatör, yani arabulucu rolü, diğeri Türkiye Başbakanı rolü ve sonuncusuda AKP Lideri rolüdür.

Öncelikle İsrail-Filistin sürecindeki mediatörlük sıfatıyla Davos toplantısındaki rolünü irdelemek isterim. Bunu yapmadan önce arabuluculuk kavramını tanımlamak istiyorum: Mediasyona, herhangi uyuşmazlık yaşayan taraflar arasında gizli yürütülen ve bağlayıcı olmayan, gönüllü bir kazan-kazan çözümün gerçekleşmesine olanak sağlayan müzakereler bütünü diyebiliriz. Diplomatik alanda gerçekleşen herhangi arabuluculuk sürecini, tarafsızlık prensibiyle yürütülen profesyonel mediasyondan farklı kılan şey, mediatörlük rolü üstlenen tarafın çıkarları doğrultusunda bir sonucun çıkması veya anlaşmanın imzalanması ihtimalidir. Jimmy Carter ve Camp David sürecini hatırlayacak olursak, taraflar arasında kabul edilen anlaşmanın ABD çıkarları ile örtüştüğü görülür. Zira ABD çıkarlarıyla örtüşmeyen herhangi Camp David Anlaşması düşünülemezdi. Bununla birlikte, bu tür mediatör de, her koşulda tarafsız bir uzlaştırıcı
[1] rolü üstlenir. Bu şekliyle diplomatik arabuluculuk süreci sonunda uyuşmazlık yaşayan taraflar, kendilerini dahil oldukları nispeten adil bir çözümün parçası, olarak kabul ederler. Yani evlerine döndüklerinde temsil ettikleri ülkenin vatandaşları, kendilerine karşı isyan eden kişiler olmayacaklardır!

Şimdi sizlere, Davos’ta Sayın Tayyip Erdoğan’ın arabuluculuk rolünü tamamen saf dışı bırakan cümle neydi, diye sorsam; bazılarınız, siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz, diyerek cevaplayabilir. Bu doğrudur da. Çünkü bu cümleden sonra, Sayın Erdoğan’ın tarafsız ve adil bir arabuluculuk süreci yürüteceğine inanan veya kendilerinin bu süreci yönetmeye devam etmesini onaylayan herhangi İsrail vatandaşının olması ihtimali neredeyse sıfırdır. Oysa bir arabuluculuk süreci, sadece ve sadece, uyuşmazlık yaşayan tarafların gönüllülüğü ile devam edebilir.

Bu noktaya nasıl gelindi veya nasıl olmalıydı diye sorulabilir, elbette. Sadece gözlemlerim üzerinden ve görünenlerden hareketle olaylar bütününü çok genel olarak şöyle sıralayabilirdim: Herşeyden önce İsrail saldırıları başlamadan önce sayın Erdoğan’ın her iki kesimi de ziyaretleri ve bunun hemen ardından beklenmedik gibi gürünen bir İsrail saldırısı var. Ayrıca, Gazze sınırında iki saat bekletilen bir Uluslararası Arabulucu; Sayın Erdoğan, var. Yani dünya basını gözünde ve özellikle Filistin tarafında, arabulucu olarak güven unsuru sarsıntıda bir arabulucudan söz ediyoruz. Bu açıdan, Davos çıkışı aslında Sayın Erdoğan’ın yaşadığı birikimler sonucudur, denebilir. Burada özellikle altını çizmek isterim ki, mediatörlüğümün özü itibariyle, herhangi şeyin doğru-veya yanlışlığından bahsetmiyorum. Ancak arabulucu sıfatıyla bu çıkış, bir mediatörün asla yapmaması gereken ve tarafsızlığını koruyamadığını gösteren fevri ve talihsiz bir davranış olmuştur.

Ne yapılabilirdi sorusuna gelince; mediatör Sayın Erdoğan herhangi yorum yapmadan Sayın Peres’e şu soruyu sorulabilirdi:

“Sayın Perez, İsrail-Filistin barış görüşmelerinde yer alan bir arabulucu olarak görevimin sorumluluğu ile hem onur duyduğum, hem de son olaylar karşısında mutsuz olduğum bir süreci deneyimliyorum. Size herkesin merak ettiği bir soruyu sormak istiyorum. Bildiğiniz gibi, hem Filistin ve hem de İsrail tarafı olarak sizlerle ayrı ayrı görüşmeler yaptık. Herkesin kabul edeceği üzere, arabuluculuk tamamen güvene dayalı bir süreçtir. Bu sebeple gerçekten cevabını duymak istediğim bir soru var: Ne oldu ki, bu görüşemelerden dört gün sonra, aralarında Birleşmiş Milletler’in görev aldığı hastane de dahil olmak üzere, pek çok sivilin hayatını kaybettiği bir bombalama süreci başladı? Bu toplantının ve cevabınızın barış görüşmelerine olumlu katlılar sağlayacağı umuduyla ve seçilmiş bir arabulucu olarak, sizden bu soruma net bir yanıt almaya ihtiyacım var.”

Bu noktadan sonra, Sayın Peres’in cevabı ne olursa olsun, Sayın Tayyip Bey’in uluslar arası arenada mediatörlüğü desteklenmiş olur ve barış görüşmeleri süreci de daha farklı yürütülebilirdi, kanatindeyim.

Başbakan Tayyip Erdoğan olarak tepkisine gelince; bu yazının konusu olmasa da, birkaç önemli dinamiğin bu çercevede irdelenmesi gereklidir: Herşeyden önce günümüzde, dünyanın krizle çalkalandığı hassas bir dönemi ve ötekinin, komünist yerine, diğer dinden diye tanımlandığı bir uluslar arası ilişkileri deneyimlemekteyiz. Türkiye olarak, uzun süreceği öngürülebilecek, belirsiz ve her an tüm dengelerin değişebileceği bu sürecin, her komşu ile iyi geçinme ilkesine dayanan çoklu politika yürütelerek sürdürmesinin en akıllı tercih olacağı kesindir. Ayrıca, Gazze’de bulunan petrole ilişkin, özellikle İsrail basınında yer alan ve elde edilecek gelirin paylaşılmasında Hamas ile İsrail arasında anlaşmazlık olduğuna ilişkin yazılar da düşünülürse, dışarıdan sadece Filistinli sivillerin öldürülmesi gibi algılanan bu son sıcak çatışmanın, petrol paylaşım müzakeresinin şiddete dönüşmüş biçimi olması ihtimali de vardır.

Bu durumda ne söylenebilirdi veya nasıl tepki verilebilirdi, diye sorulabilir. Kanımca, erdem denilen olgu da göz ardı edilmeden; yani hangi dil, ırk, din, renk vs olursa olsun, insan olmanın önemi çercevesinde, sağlam ancak stratejik bir diplomasi sergilenmeliydi. Ayrıca, arabulucu kalmak ile kalmamak, tarafsızlığımızı koruyamadığımız ölçüde sakınmamız gereken de bir roldür. Yani bu durumda, Başbakan Sayın Erdoğan’ın arabuluculuktan çekilerek, Türkiye ulusal çıkarlarını koruyacak bir şekilde mesaj vermesi söz konusu olabilirdi. Sadece bir dakikalık bir konuşma bu anlamda tüm mesajı verebilirdi:

“ Yaşadığımız çoğrafya, binlerce yıldır farklı kültür ve dinlere ev sahipliği yapmış dünyanın belki de en ilginç alanlarından biridir. Bu sebeple de, bitip tükenmeyen uyuşmazlıklara ve çatışmalara sahne olmaktadır. Bu çoğrafyanın en eski kültürlerinden biri olarak bizler, hayatını son saldırılarda kaybeden her Filistinli ve İsrail vatandaşı için acı duyuyor ve bunlara acilen bir son verilmesini diliyoruz. Son yaşadığımız olaylar, yüzlerce Filistinli sivilin birkaç gün içinde ölümüne ve sakatlanmasına sebep olmuştur. Özellikle eşit güçlere sahip olmayan iki taraf arasındaki bu vahim durumun bir an önce durması ve coğrafyamızda barışın yaşanması Davos toplantısında söyleyeceğimiz ve vermek istediğimiz tek mesajdır. “

AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’a gelince, bu ancak kendisi veya partisi tarafından karar verilecek bir söylence olabilir. Ancak yukarıda ifade edilen her iki rolden çok daha az önemi olan Parti Başkanlığı’nı destekleyecek herhangi davranışın Davos gibi uluslar arası bir toplantıda sergilenmesinin, uzun vadede Türkiye için stratejik olmayacağı, kesindir.

Genel olarak; seyahatlerinde neredeyse pasaportunu veya Türk kimliğini gizlemeye çalışan, iki nesil yurt dışında yaşadıktan sonra Türkçe’yi bilemeyen veya birkaç sene yaşadıktan sonra yabancıymış gibi tuhaf bir Tükçe ile konuşan, İstanbul’lunun! hala Anadolu’yu Anadolu olarak algıladığı, çoğunluğu ekonomik zorluklar içinde olan ve eğitim seviyesi düşük, öğretimi ezbere dayalı ülkemiz insanı düşünüldüğünde, tanık olduğumuz Davos tavrına karşı halkımızın son padişah betimlemeleri, aslında vatandaşımızın onlarca yıldan gelen bir haykırışı ve kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali, tüm politikacılara seslenişi değil midir?

Deniz Kite, 15 Mart 2009


[1] Uzlaşmayı mediasyon ayıran en önemli özellik uzlaştırıcının taraflara alternatifler önerebilmesidir. Arabuluculukta ise, tarafsız ve bağımsız olan mediatör hiçbir şekilde taraflara çözüm alternatifleri öneremez.