Tam yirmi üç sene sonra döndüm Adana’ya. Ve çok şaşırdım çünkü Adana maalesef bıraktığım Adana değildi. Aslında bıraktığım gibi olmaması normal sayılabilirdi; eğer Adana o zamanki konumundan çok daha ileri bir yerlerde olsaydı…
Sporculuğumdan bildiğim voleybol ve basketbol takımları; Güney Sanayi, Çukobirlik, Sasa, vs kapanmıştı. Futbol takımları senelerdir şampiyonluğa hasretti. Ekonomi sanki bir dağın tepesindeyken; çığ misali önüne geleni de içinde eriterek, en dibe inivermişti. Şehir bina doluydu ve her yöne yayılarak daha da binalaşıyordu. Lakin en yakın alış veriş merkezi benim o zamanlardan bildiğim şehrin merkezine yakın Galeria ve civarlarında değil, arabasız olanların en az bir saat içinde ulaşabileceği Real haline gelmişti… Zavallı Galeria, bildiğiniz üzere, adeta kaderine terkedilmişti.
Başlangıçta hissettiğim şoku sizlere anlatamam. Çünkü bu Adana, benim Adana’m değildi. Konya, Kayseri, Gazinatep, vs illerde verdiğim eğitim ve danışmanlıklardan sonra, çok daha ileride olmasını beklediğim Adana sanki derinliğe gömülmüş ve birilerinin sessiz çığlığını duymasını bekler gibiydi. Kimin duymasını diye sorsaydınız, en çokta Adanalı olup, Adana dışında yatırım yapmayı seçmiş olanların kendisini hatırlamasını derdim…
Ama insan şoku atlatınca, akıllıca düşünmeye de başlıyor. Geçen seneden beri aklımda sürekli dans eden iki soru vardı: “Elimizde ne var ve elimizde olanlarla ne yapmalı?” Bu sorulara izlenimlerim de eklenince, aslında pekte karamsar olmayan bir tabloyla karşılaştım.
Karamsar olmayan derken bana en anlamlı gelen iki şeyi şöyle ifade edebilirim: Öyle ya da böyle, hemen herkes benimle aynı fikirde idi; yani farkındalık vardı. İtici bir güç olabilecek ikinci şey ise, hemen herkesin herhangi olumlu harekette Adana’yı ileriye taşıyabilecek faaliyetlere katılabileceğini açıkca belli etmesiydi.
Adana’da değişen şeylerden biri, çok büyük firmaların yerlerini KOBİlere bırakmasıydı. KOBİler bana göre büyük firmalardan çok daha efektif, hızlı, değişim ve gelişim odaklı, girişimci ve içlerinde yer aldıkları ekonomide motor görevi üstlenen yapılardır. O sebeple bu durum gerçekten ilham vericiydi. Bununla birlikte kurumsallaşma, profesyonel yönetim, markalaşma, uzmanlaşma ne durumda diye sorulduğunda aynı iyimserlik içinde yer alamıyordum.
Genç nüfus inanılmaz yaratıcı ve dinamikken, onları şirketlerle buluşturabilecek platformlar yetersiz gibiydi.
Yüzyıllardır ortak yaşanılmışla anlam kazanmış çok kültürlü yapı, değişen dünyada Adana’yı adeta Doğu-Batı arasında yeniden ve daha güçlü kılabilecekken, bu konumu destekleyecek köprü yapılar veya faaliyetler gerçekleşmemişti.
Adana’nın yerinin yeniden belirlenmesi ve konumlandırılmasının söz konusu olduğu günümüzde, çok net olan noktalar kanımca şunlardır:
KOBİlerin uzmanlaşması ve niş ürünlere yönelerek markalaşması zorunludur. Bunun yanı sıra, Ticaret ve Sanayi Odaları ile her türlü meslek kuruluşları ve derneklerin uluslar arası ağlarını genişletmeleri ve bu yönde faaliyetlerde yer almaları zorunludur. Gençlerin iş hayatında daha aktif olması ve yönetime katılması başarının olmazsa, olmazları arasındadır.
Adana son yıllarda ticarete yönelmiş olmakla birlikte, madden ve ruhen bir yatırım şehridir. Bu sebeple, ve geleceğin de ancak yatırımcı zihniyetlerle oluşturulabileceği fikrinden hareketle, halen Adana’da yaşayan veya Adanalı olupta, Adana’yı terk etmiş görünen tüm işadamı ve işkadınlarının, yeniden “Adana Ruhunu” yakalama yönünde hareket etmeleri ve ancak ortak adımlarla ilerlemenin sağlanabileceğini hatırlamaları gerekmektedir.
İşte benim bu nazicane köşemde yapmak istediğim şeylerden biri, uzmanlaşma yolunda KOBİlere destek olabilmek, uluslar arası gelişimlerden okuyucuyu haberdar etmek, bu tür faaliyetleri paylaşmak ve dileyen herkesin deneyimlerim ölçüsünde, sorularını yanıtlayabilmektir.
Bu giriş yazısından sonra, haftaya sizlerle ilk paylaşmak istediğim konu “kurumsallaşma herhangi yöntemin şapka gibi şirketlere yerleştirilmesi değil, olan yapının profesyonelleştirilmesidir,” düşüncesi ve bunun nasıl gerçekleşebileceğine ilişkin yöntemin açıklanması olacaktır.
Görüşmek dileğiyle,
Dr.Deniz Kite
Sorularınız için: deniz@laccademiaarete.com
6 Şubat 2010 Cumartesi
2 Ocak 2010 Cumartesi
Bir Futbol Takımı ve Futbol için Genel Tavsiyeler

2009 Mayıs ayında, 23 sene önce arkamda bıraktığım ve asla geri dönmem dediğim, Adana’ya gelmiştim. Haziran ayı içinde de, Adana Demirspor’un (ADS) Başkanı Bekir Çınar ile görüştüm. Daha önce yaptıklarıma benzer bir çalışma yapmak için anlaştık. ADS 2009-2010 sezonunda kendisine yüksek hedefler koymuştu ve Bekir Çınar’da elinden gelenin en iyisini yapmaya hazır görünüyordu.
İlk çalışmamı, ADS Futbol Takımı ile ilk kampları olan Yozgat’a giderek gerçekleştirdim. Futbolcular tam anlamıyla bir takım olamamışlardı çünkü henüz yolun çok başındaydık. Bana ve yapmayı planladığım çalışmaya sıcak bakmakla birlikte, sporcuların şüpheleri de yok değildi. Çünkü futbol çok farklı bir spordu! Bununla birlikte, son derece açık, etkin ve keyifli bir iletişim kurabildik. Bu çalışmaları ikinci kamp süreci izledi.
O zamanlar Teknik Direktör olan Abdülkerim Hoca ile, antrenörler Alp ve Hakan Hoca’lar çalışmama önce neler olacak şeklinde yaklaşırken, sonraları sıcak bakmaya başladılar. Karşılıklı bilgi alışverişleri bizleri yakınlaştırırdı da. Hedefim Yönetim, Teknik Ekip, Futbolcular ve Taraftarlar ile tam bir Takım Ruhu yaratmaktı.
Çünkü ancak ve ancak, takım Ruhu ile her zorluğun üstesinden birlikte gelebilirdik.
ADS 2009’da yıllardır yapılmamış bir açılış gerçekleştirdi. Herkes şampiyonluk bekliyor, sürekli şampiyonluk sözü veriliyordu. Görkemli açılışın yanı sıra, daha ilk görüşmemizden itibaren, Bekir Çınar, benim kurucuları arasında yer aldığım L’accadémia Areté’nin de desteği ile, Livorno Futbol Takımı’nı Türkiye’ye getirmemizi rica ediyordu. Bu süreci sevgili Lino Barbasso’nun desteği ve tanıdığımız herkesi de aracı koyarak ve oldukça başarılı bir şekilde, Ekim 2009’da gerçekleştirdik.
Yıllar sonra Adana bir yabancı takıma, üstelik Super Lig’in haşarı çocuğu olan Livorno’ya ev sahipliği yapıyordu!
Sonrasında da çalışmalar devam etti. İlk genel toplantıda takım olmak ve liderlik üzerine konuşmalar yaptık; amacım herkesin herşeyi konuşabileceği bir ortam yaratmaktı. Yöneticiler, teknik ekip ve tüm futbolcular duygu ve düşüncelerini bu çalışmada ifade ettiler. Adıyaman maçı, tüm gerginlikler, verilmeyen bir gol ve 1-0 malubiyete rağmen, ADS’nin Takım Ruhu’nu yakaladığı ilk maçtı.
Sonra aniden birşeyler oldu; daha doğrusu aniden gibi göründü ve sanki herşey tepe taklak olmaya başladı: Finansal sıkıntılar alıp başını gitmişti, kaynak yaratılamıyordu, lig başında planlama yapılmamış ve lig başlar başlamaz çekler geri dönmeye başlamıştı. Garanti Bankası ile yapılan bir Flexi Card anlaşma vardı ve Başkan Bekir Bey, Başkan Yardımcısı Metin Bey ve ben bir öğle yemeği sırasında anlaşmanın ADS’yi daha fazla desteklemesi için görüşmeler yaptık. Sonuç Garanti Bankası’nın gönülsüzlüğü ile ADS’yi destekleyebilecek şekilde gelişmedi. Hazırladığım bir pazarlama programını Bekir Bey ile paylaştım. Ama öncelikler hemen para bulmak üzerineydi. Dahası büyük bir açılış, ulusal anlamda yankılar bulan Livorno maçı ve şampiyonluk söylemleriyle çoşmuş olan ve yıllardır şampiyonluk hasreti çeken Taraftarlar da tahammülsüzlük gösteriyorlardı. Stadyumda sarfedilen küfürlerin sonu gelmiyor ve alınan yenilgiye de katlanılamıyordu. Olan oldu ve Teknik Ekip ile Yönetim bir yenilginin hemen ardından ve aynı gün, birbiri ardına istifa etti. O günkü şaşkınlığımı kelimelerle ifade edemem ama şöyle dediğimi hatırlıyorum:
“Ama Pazar günü maç var ve bugün Çarşamba; ne yani Takım’ın başında kimse yok ve olmayacak mı?”
Görev alanımım çok üzerinde bir gayretle, Yönetim Kurulu üyelerinin her birine ayrı ayrı bir Durum Analizi sunmamdan hemen sonra, durum daha da sahipsiz kalınarak, vahimleşti. Önlemler alındı, yeni teknik ekip göreve başladı, Kongre’de eski Yönetim yeniden seçildi ama futbolcuların sorunları sona ermedi. Kimse ödeme alamıyordu ve bana bir gün şöyle dediler:
“Hocam, sana olabilecek sorunların hepsini söylemiştik, dediklerimiz arasında gerçekleşmeyen kaldı mı? Bu Türkiye’de futbolun gerçek yüzüdür.”
Genel olarak futbolcular için bana pek çok olumsuz şey söylenmişti ancak ben ADS’nin bu seneki ekibinde yer alanlar kadar yürekli herhangi futbolcu olabileceğine inanmıyorum. Bu süreçler yaşanırken “herşeye rağmen,” bizim kendi aramızdaki motivasyon cümlesi oldu. Bu adamlar gerçekten de, kapılarına dayanan icralar da dahil olmak üzere, herşeye rağmen ve bu yazıyı yazdığım şu dakikalara kadar paşa paşa oyunlarını sergilediler. Bununla birlikte, beni eski teknik ekip kadar desteklemeyn yeni ekip sebebiyle futbolcularla istediğim şekilde toplu görüşmeler yapamadım. Başkan Bekir Bey veya Metin Bey’e tüm telefonlarıma rağmen ulaşamadım. Hedeflediğim Takım Ruhu’nu oluşturmak Yönetim’in istifası, olan biteni cevapsız bırakması vs sebeplerle mümkün olmadı. Son olarak aylardır, tıpkı futbolcular gibi, bende anlaşmam gereği ödemelerimi alamadım. Ve daha da vahimi, aralık itibariyle Takım’dan bir anda pek çok oyuncu çıkarıldı…
Yönetmek ilginç bir süreçtir ve aslında insanın kendisini, firmasını, derneğini veya klubünü yönetmesi birbirinden pekte farklı değildir. Çok basit bir açıklama ile; önce bir vizyon oluşturur, sonra o vizyona ulaşmak için elinizdeki kaynakları gözden geçirir ve gereken ek kaynakları tesbit edersiniz. Bu verilerle bir planlama yapar, zaman zaman da, planların gerçekleşme durumunu kontrol ederek, gerekli değişimleri yaparsınız. Basit görünmekle birlikte, ilginç olması herhangi aşamasında aksaklık yaşanmasının, yönetimin tüm sürecine çığ misali etki etmesindendir.
Yani, sık sık geribildirimler almaz ve iyileşme sağlamazsanız, işler gibi görünen şeyler bir anda tepenize çöker!
İşte Adana Demirspor’da 2009 yılında olanlar da böyle bir sürecin; yani çığ düşmesinin, yıllardır tekraralanan yeni gösteriminden ibarettir.
Ama genel bir gözlem yaparak söylemek istediklerim var.
Öncelikle takımların alt yapılarının yetersiz olduğunu, en azından profesyonel takımı desteklemek üzere yürütülmediğini, fark ettim. Oysa spor, içinde geliştiği çoğrafyayı desteklemek ve geliştirmek üzere yapılmalıdır.
Acaba yetişmiş bir futbolcuya x para vermek, emek sarf ederek yerel futbolcular yetiştirmekten daha mı kolay?
İkinci olarak, Yönetim Kurulu ile Yönetici kavramının ayrılmadığını ve Başkan’ın klübü istediği gibi yönettiğini veya yönetemediğini fark ettim. Oysa Yönetim Kurulu ile profesyonel yönetici kavramlarının ayrılması ve her klubün, tıpkı bir firma gibi, yönetilmesi gerekir. Bu yönetim klübe finansal geliri sağlayacak pazarlama faaliyetlerini de beraberinde getirir.
Acaba Yönetim Kurulu üyesi olupta medyatik olmak, iyi bir yönetimden daha mı öncelikli ve asıl amaç acaba tanınmış olmak mı?
Üçüncü olarak, ADS’de kısmen görülse de, futbolculara ödeneceği vaad edilen ücretlerin, krizden önce yatırım ve emlak piyasalarında görülene benzer şekilde, gerçek ederlerinin çok üzerinde olduğunu düşünüyorum. Bu şekliyle hemen her futbol takımı finansal bir darboğaz içinde kıvranıyor.Dahası finans sağlayanlar politik amaclarına hizmet için destek sağlıyorlarsa, iş tamamen boyut değiştiriyor.Çünkü destek sağlayabilecek pek çok başka kişi, politize olunduğundan, desteğini kesiyor ve takımlar neredeyse sadece bir kişinin eline bakıyor hale geliyorlar.
Acaba gösteriş merakıyla birlikte gelişen olmayan parayı harcamak fiili, futbolda da mı geçerli ve herhangi yaptırımı da olmadığı için herkes sorumsuzca mı davranıyor?
Son olarak, herşeyin para olduğu bir futbolda, insanı insan eden erdemlerden uzaklaşıldığını hüzünle gördüm. Bu şekliyle her futbolcu herhangi takımda oynayabilir veya kovulabilir (ve hatta ücreti ödenmezse, Federasyon bir şekilde öder), her Yönetim veya Teknik Ekip işi sıkıya gelince istifa edebilir, her taraftar parasıyla değil mi misali (hani bilet veya herhangi klup ürünü satın aldılar ya) futbolcuya istediği küfür veya hakareti edebilir durumuna gelinmiş olunuyor…
Oysa spor, tıpkı sanat gibi, politik veya şahsi emellere alet olmadan içinde yer aldığı kültürü ve coğrafyayı ifade edebilmeli ve insanları Birlik’e taşıyabilmelidir.
Dr.Deniz Kite, 31 Aralık 2009, Adana
Bu yazı bana yüzlerce email veya mesajla ulaşmaya çalışarak benden mentorluk calismama iliskin yorum isteyen ADS taraftarlarına cevaben, sevgili ADS camiyasına teşekkür niyetine ve deneyimlerimi de ilgi duyan herkesle paylaşmak adına yazılmıştır. Umulur ki, futbol bu başıbozluktan sıyrılarak, spor olma özelliğine yeniden kavuşşun!
30 Kasım 2009 Pazartesi
29 Temmuz 2009 Çarşamba
ADS: Yozgat Kampı'ndan Sonra
Geçen hafta çarşamba sabahı Adana Demirspor Kampına gitmek için yola çıkmaya hazırlanıyordum. Sanırım içimde biraz merak ve biraz da heyecan vardı. Merak görevimin yeni olmasından, heyecan ise, sezon sonunda 70.yılını kutlamaya hazırlanan Demirspor Futbol Takımı içinde sorumlu bir pozisyonda yer almaktan kaynaklanıyordu. Yozgat Kampı başlamadan önce tüm sporcularla tanışmış ve onlarla kısa bir sohbet gerçekleştirmiştik. O görüşme de, takımın kendi içinde de bana benzer duygular taşıdığını biliyordum. Dahası, keyifli bir havaları ve kaynaşmaları var gibi görünüyordu.
Sabah saat 7.00 gibi beni ve oğlum Tony’i Yozgat’a götürmek üzere, Yılmaz Bey evimize geldi. Sabahın erken saati olmasına rağman inanılmaz nemli, sıcak ve bunaltıcı bir hava vardı. Önce kendime yol keyfi yapabilmek için kocaman bir filtre kahve aldım ve hemen ardından klimalı araca binerek beş saat kadar sürecek yolculuğumuza başladık.
Monoton olmayan bir manzara eşliğinde, ne zaman klimanın kapatıldığını anlayamadığımız serin dağ havası içinde ve verdiğimiz bir moladan sonra kampın yapıldığı ve gerçekten Yozgat şehrini tam da tepeden gören otelimize ulaşmış olduk. Öğle yemeği zamanıydı; o sebeple odamıza yerleşir yerleşmez yemek yemekte olan takıma katıldık.
Sporcular uzunca bir masada oturmuşlardı. Teknik Direktör Kerim Bey, antrenörler Alp ve Hakan Hocalar ve diğer yönetici kadrosu da sporculardan ayrı ve yuvarlak bir masada yemeklerini yiyiyorlardı. Birden bire masadan kalkan her spocunun birazda gülerek Kerim Bey’e şöyle dediğini duydum:
- Afiyet olsun!
Kerim Bey bir, iki derken neredeyse yemek yemeğe vakit ayıramamacasına afiyet olsun’ları cevaplamaya başladı. Bu arada yavaşca ve keyiflice söyleniyordu da; öyle ya, oturuken ve kalkarken 28 sporcuya 28’er kereden afiyet olsun demek 56 kez aynı cümleyi tekrarlamak anlamına geliyordu!
Öğleden sonra, saat 17.00 civarında benim anterman ve diğer herkesin idman dediği etkinlikte ilk kez sporcuları izledim. Aynı günün akşamında tüm sporcularla kampın ilk toplantısını yaptık. Mediasyondan gelen basit kurallarımız vardı: Toplantılarımızın içeriği, herkes aksini karar vermedikçe gizli olacaktı, belli bir gündem içinde herşeyi konuşabilirdik ve herkes, azami fayda için, olabildiğince açık ve dürüst olacaktı. Daha önce benzer bir çalışma yapan herhangi sporcu olup olmadığını sorduğumda birkaç kişi başka takımlarda psikolojik danışmanlık aldıklarını söylediler. Dediklerine göre oynadıkları bir iki takım oyuncu motivasyonu arttırmak için bazı kimselerle çalışmış. Gülerek anlatılanlardan anladığım, özellikle bir tanesinin, sezon dahi bitmeden, kendisinin bir psikoloğa ihtiyaç duyacak hale gelmiş olmasıydı. İşte sporculardan bana ulaşan ilk uyarım da bu oldu: Futbolcularla çalışmak zordu!
Mediatör olmanın en güzel yanı, herhangi yargıya sahip olmamaktır. Bu şekilde düşününce, zor veya kolay gibi kavramlar da anlamını yitirir. Çünkü şeyler sadece oldukları gibi olurlar. Bu bakış açısı sayesinde Adana Demirspor Futbol Takımı benim için çok daha farklı bir anlama bürünüyordu: Herbiri eşsiz ve aynı zamanda birbirini tamamlayan profesyonel insanlar grubu. Benim bu sezon boyunca devam edecek iki rolümden biri gözlem yapmak ve gözlemlerimi takımla toplu veya bireysel görüşmeler şeklinde paylaşmaktı. Diğer rolüme gelince, yaptığım bireysel koçlukla sporcuların herbirinin kendi hedeflerini takımın hedefiyle birleştirebilmelerini sağlamak ve takım ruhunun oluşmasına olumlu katkıda bulunmaktı. Bunlarla birlikte, önemli bir çalışma hedefim vardı: Sporcuların istedikleri an, istedikleri konuları konuşabilecekleri bir kişi olarak, oluşabilecek sorunları hep birlikte çözebilme beceri ve koşullarını sağlamak.
Sonraki günlerimiz, antrenmanlar ve bireysel ve toplu görüşmelerle devam etti. Daha en baştan tüm takıma söylediğim bir şey vardı: Benim çalışmam bir karşılıklı öğrenme süreci olacaktı; onlar benden ve ben de onlardan öğrenecektim. Nitekim bu kamp sürecinde kalecilerin ve defans oyuncularının 90 dakika boyunca ve sürekli, oyuna ve topa iyi odaklanmaları gerektiğini, kendi sahaları ile rakip sahada sürekli yer değiştiren orta saha oyuncularının maksimum kondisyona ihtiyaç duyduklarını ve forvetlerin belki de en atak ve hızlı düşünen oyuncular olmaları gerektiğini öğrenmiş bulunuyordum. Bu arada kimin nasıl antrenman yaptığını izlerken edindiğim izlenimleri de oyuncularla ve antrenörlerle paylaştım. Aldığım geribildirimler sayesinde, doğru tespitler yapabildiğimi anladım.
Antrenmanların yanı sıra yaptığımız etkinlikler takımın kaynaşmasına fayda sağladı. İyi bir takım ruhu yakalandığını düşünüyorum ve buna emeği geçen herkese gerçekten bir teşekkür borçluyuz.
Şu anki haliyle, Adana Demirspor Futbol Takımı için söyleyebileceğim şeyler şunlar olabilir:
Genel kanının aksine, son derece eğitimli bir futbol takımıyla karşılaştım; oyuncuların tamamı en az lise mezunu, bir kısmı üniversitede okuyor ve aralarında üniversite bitirmiş olanlar da var.
Adana Demirspor Futbol Takımı neredeyse bir orkestra oluşturacak kadar yetenkli ve bilgili müzisyen futbolculara ve teknik kadroya sahip
Tüm takım ve ekip son derece nezaketli ve yardımsever
Herkes son derece hedef odaklı
Takım içinde herkes birbirini destekliyor ve birbiriyle saygı ve uyum içinde
Kerim Hoca ile Alp ve Hakan Hocalar son derece işin ehli kişiler
Ve Bekir Bey gerçekten Adana Demirspor’a kendini adamış görünüyor!
Sanırım Adana Demirspor için 70.yıl keyifli başarılara gebe.
Şimdilik bu kadar…
Deniz Kite, 29 Temmuz 2009, Adana
22 Mayıs 2009 Cuma
Şiddet Şiddet Dedikleri (Okul Mediasyonu-Arabuluculugu Uzerine...)
Bu sabah ofisime gelirken bir annenin sokak ortasında:
“Niye ağlıyorsun sen ha?” diyerek kızını dövdüğünü gördüm. Kızcağız en fazla 5-6 yaşlarındaydı. Dün 23 Nisan’dı, onun günüydü ve bugün annesi sokak ortasında, üstelik yüzüne yüzüne vuruyordu çocuğun.
Süslü giydirilmişti kız çocuğu, kafasındaki şapkadan ayakkabısına kadar iyi marka olduğu belliydi kıyafetlerinin. Ama o kıyafetlere tonlarca para veren anne, kızına sevgiyle eğilip:
“Neden ağlıyorsun kızım?” deme alışkanlığında değildi. Son zamanların tüketici kültürü kızını oldukça iyi süslemesine izin vermişti ama ya geleceğin annesi olacak kızına nasıl davranacağına dair kültür? O neredeydi?
Dayanamadım, kadına:
“Yarın bir gün, kızının okulda şiddet yarattığına dair şikayet gelirse şaşırma, çünkü senden şiddeti öğreniyor!” dedim.
Bundan yine kısa bir süre önce, bir başka kadın yayalara ait yolda elini tutmadan serbestçe yürümek isteyen oğluna kızıyordu. Dört yaşlarında gibiydi çocuk. Tek istediği annesinin yanında biraz hoplayıp zıplamaktı.
Çocuk:
“Valla, yanından ayrılmam,” diye ısrar edince, kadın sinirlendi. Sonra korkutma çabalarıyla devam etti:
“Bak polislere veririm seni, uslu dur.”
“Bırak elimi”, diye bağıran çocuğa bu sefer:
“Mafya gelir seni kaçırır, dur şurada,” diye bağırdı kadın.
Anne birkaç saniye sonra ve ansızın ısrarında direnen çocuğun kafasına şiddetle vurmaya başladı. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim.
Ufacık bir çocuk mağazadan mağazaya annesinin peşinden koştururken iyiydi de, çocuk kendisi bırakın parkta oynamayı, sadece annesinin elinden tutmadan yürümek istediğinde, çocuk ruhunu beslemek istediğinde, enerjisini sarf etmek istediğinde dövülerek susturuluyordu. Kadının dövdükten sonra hışımla sarf ettiği son sözleri uzun süre kulağımda kaldı:
“Hadi git, inşallah kaçırırlar da seni, görürsün!”
Son günlerde sıkça haberlerini duyduğumuz okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında, her zamanki gibi, her şeyi en iyisinden bilen edamızla konuşmalar yapıyoruz. Kimi TV programlarını, kimi, bilgisayar oyunlarını suçluyor. Öyle ya, kendimiz dışında bir şeyleri suçlamak çok daha rahatlatıcı. Ama sorunu çözücü mü?
Bu arada İstanbul’da bir okul, okul giriş kapısına güvenlik geçişi koymuş, okula giren çıkan her çocuk o kapıdan geçiyor. Üstelik veliler bu kapı için aralarında para toplamışlar! Bravo (?) ama kapı çocukları nereye kadar korur? En fazla okul içinde, ya okul kapısından dışarı çıkınca? Ya güvenli olmadığını hissettikleri bir okulda okumak, bu çocuklar üzerinde nasıl bir iz bırakır? Ana-baba rahat hissedebilir, ama ya çocuklar?
İnsanlar duygularıyla var olur. Duyguları olmayan insan gerçekten var olamaz. Şarkılarda, şiirlerde, filmlerde ifade edildiği gibi duygular insan olmanın esasıdır. Hisler, hayata anlam ve zenginlik verdikleri gibi, kederi ve çatışmayı da beslerler. Hisler harikadır, pek çok şeye yardım ederler ama onlar aynı zamanda eyleme geçmemize de sebep olurlar. Aşırı öfke, üzüntü ya da kaygı insan hayatındaki ilişkilerin ve amaçların önüne geçebilir. Hisler duyularla, algılamayla, kişisel geçmişle, inançlarla, düşüncelerle, bedensel duyumlarla ve amaçlarla ilgilidir. Bunların tamamı hisleri etkiler, tetikler, gerçekleşmesine ve duyumsanmasına sebep olur.
Şu sahneye bir göz atalım:
“Evde sabahları annesinin TV seyretmesiyle büyüyen bir çocuk var sahnemizde. Sorduğu soruları cevaplayan bir anne yok, çünkü anne ev işleriyle, TV programlariyla, komşu sohbetleriyle meşgul. Çocukta her an onunla birlikte. Elbette büyüklerin dünyasında lafa söze karışmasına veya soru sorulmasına izin verilmez. Anne ev hanımıdır, yani kendini çocuğuna adamıştır. Ama zavallı çocuk kendine ait olmayan bir dünyada, büyüklerin dünyasında, çocukluğunu yaşamaya zorlanmıştır. Sonra anne, günümüz tipik tüketicisi olarak, bir mağazadan diğerine gitmeye bayılır. Çocukta onunla birlikte gider. Çocuk park denilen şeyi, varsa eğer, uzaktan bilir. Ama kumlarda kirlenmeyi bilmez.
Bu çocuk herkes gibi ilgi ister, beğenilmek ister, övgü ve başarı ister, insan olmak ister. Ve ilgi çekmek için annesinin tepkisini alacağı davranışları yapmaya başlar yani kötü olanları! Çünkü anne genellikle o anlarda onunla ilgilenir; uyarı almak aslında annesinin ilgisini çekmektir ve çocuk TV, komşu ve mağazalar arasında annesiyle geçen koşuşturmasında başka türlü ilgi çekemeyeceğini öğrenmiştir. Davranışlarını bu şekilde geliştirir. Akşamları eve gelen babasıyla oynamak ister ama yorgun baba rahat bırakılmayı ister. Ana-babanın deyimiyle tepinmeye başlayan çocuğa hiperaktivite ilaçları verilir. Çocuk araştıramaz, sorgulayamaz, oynayıp enerjisini harcayamaz. Hepsinin üstüne bir de hiperaktivite ilaçlarıyla, adeta, salaklaştırılır.
Derken okul başlar, bu sefer başka çocuklarla yarışması gerekir, ama bunu nasıl yapacağı ona gösterilmemiştir. Centilmence davranmayı bilmez, herhangi yarışçıl durumda kazan-kazan anlayışını uygulayamaz. Çünkü büyürken hep kazan-kaybet anlayışını deneyimlemiştir: Yetişkinler ve güçlü olanlar hep kazanmıştır. Kendisini ifade etmek ve doğru iletişim kurmak çocuğa öğretilmemiştir. Enerjisi sürekli zapt etmek zorunda bırakılmış olan çocuk, zaman zaman bununla başa çıkamayıp ağlama, ellerini ısırma, annesine vurma veya hayvanlara saldırma ve eziyet etme nöbetlerine kapılmıştır. Bu sırada da, güç gösterisinin, bağırıp çağırmanın, tıpkı ailesinden gördüğü gibi, bir yarışma şekli, istediğini elde etme yöntemi olduğunu keşfetmiştir.
Aradan zaman geçer. Bu çocuk artık gençtir ve markadan filan da anlamaya başlamıştır. Zira tüketici toplumu ürünüdür çocuk. Bebek bezlerinin bile markalaştığı günümüzde marka çocuğu olarak yaşamaktadır. Kafasında medyadan izlediği kadarıyla ideal erkek ve kadına yönelik resimler belirlenmiştir ve onlardan biri olmak ister. Bu genç eğitim sistemi ve ana-baba hırsıyla sürekli başkalarıyla yarışmak zorunda bırakılmıştır. Bu yarış sırasında okul, dersane, öğretmen arasında bazen tek kalmaya bile zaman bulamamaktadır. Karşı cinsle ilişkiye girmek ister ama bunun için yol gösteren, akıl veren doğru insanı her zaman bulamaz. Çoğu ergenlik sorununu kendi başına veya arkadaşlarından, internetten öğrendiği şekliyle halletmeye çalışır. Aslında sorunu olduğunu bilmez, kendini ifade edemez, ne istediğinin farkında değildir; sanki sürüklenilen bir dünyada, o da sürüklenmektedir. Soru sormaz, istediği şeyler olmayınca çocukluktan gösterdiği davranışı; ağlamayı veya bağırmayı sergilemeye devam eder. Genç ne çocuktur, ne yetişkindir ve ne de gençtir.
O elinden çocukluğu alınmış, gençliği yaşamasına izin verilmeyen geleceğin yetişkinidir. Kız arkadaşına kızar, öğretmenine kızar, ana-babasına kızar, her şeyden çok kendine kızar ve ifade etmeyi bilmez. Günün birinde eline bir bıçak alır önüne gelen ilk insana tüm kızgınlık, nefret ve öfkesiyle saplar…”
Bu sahneler size tanıdık geliyor mu?
Rudolf Drekurs’un bir sözü var: “Ya hata yapın, ya da suçlu hissedin. İkisini birden yapmayın, ağır gelir.” Bence son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında Türk toplumu olarak hissettiğimiz şey “ikisini birden yapmak”. Öyle ki, bu ağırlığın baskısıyla ve telaşla herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Duygular, enerjidir. Aslında insanlar onları sadece davranışlarına yakıt sağlamak için yaratır. Bir amaca hizmet ederler; insan denen arabanın amaçlarına. Hislerin amacını görmek zordur. Adler, temel inançların, amaçların ve algıların “yaşam tarzını” oluşturduğunu, bunun da her bireyin dünyadaki kendi yerini belirlemesini sağladığını söylemiştir. İnsanlar, yaşamlarının çok erken yaşlarında dünyaya ait olmalarını ve uymalarını sağlayacak inanç ve amaçları seçerler. Çünkü yaşam tarzı çocukluktan şekillenmeye başlar.
Eğer çocuklar kendine öz güveni olan, dinlenildikleri ve saygı duyuldukları ortamlarda, araştırıp sorgulayarak, her konu hakkında bilgi edinerek ve bu bilgiler arasında iyi ve doğruyu kendileri seçerek, kendilerini ifade ederek, barış ortamı içinde ve yaratıcı bireyler olarak yetiştirilirlerse, kazan-kazan anlayışıyla davranan yetişkinler olacaklardır. Bu bireyler içlerinde yaşadıkları toplumun gelişmesine katkıda bulunan, sorumluluk sahibi ve sürekli gelişime inanan bireyler olarak hayatlarını sürdüreceklerdir.
Bu sözünü ettiğimiz yaşam biçimi diyelim ki, bir barış kültürdür; insanın kendi kendisiyle ve çevresiyle barış içinde olduğu bir kültürdür. Bu kültürün oluşması zaman alır, emek ister, davranış olarak geliştirilmelidir. Baş ağrısını geçirmek üzere, bir hap almaya benzemez. Okul kapısına konan güvenlik geçişi hap almaya benzer, sebebi ortadan kaldırmaz. “Televizyonumu kaparım, gözlerimi açarım,” diyen bir reklam var. Hangimiz televizyonu kapamanın sorunu gerçekten çözebileceğini düşünüyoruz?
Şiddeti ortadan kaldırmak ve toplumda barış kültürü oluşturmak istiyorsak, toplumun her kesiminden katılımın olacağı uzun süreli bir program geliştirmek gereklidir. Bu programın olmazsa olmazı, okullarda mediasyon merkezleri kurmaktır. Bununla birlikte, toplumun her kesiminde örnek davranışların gösterilmesi, yaygınlaştırılması ve desteklenmesi gereklidir. Bu noktada devlet, sivil toplum örgütleri, kamu ve özel kuruluşlarıyla eğitim kurumlarının ve elbette medyanın ortak ve birbirini bütünleyici şekilde hareket etmesi gereklidir.
Her şeyin ailede başladığından hareketle, genel olarak aile içinde yapılması gerekli şeyler şunlardır:
Bedensel faaliyetlere girişmesini teşvik etmek: Her tür spor ve bu yönde aktivite sadece bedensel sağlığı değil, zihinsel sağlığı da olumlu yönde etkiler. Çocuk ve gençlerin yapacağı bedensel faaliyetler, zihinlerini toparlar, düşüncelerinin keskinleşmesini ve konsantrasyonlarını sağlar.
Geçmişteki başarılarını hatırlamak/ hatırlatmak: Bir çocuğa sadece kötü seyler yaptığında müdahele etmek yerine, ona yaptığı iyi ve güzel şeyleri hatırlatmak, güzel eylemleri gerçekleştirdiği anda onu onure etmek, onu başarıya ve iyiliğe teşvik etmek için çok önemlidir.
Örnek olmak: Çocuklar çevrelerinde gördükleri davranışları örnek alarak büyürler. Ana-baba, iyi örnek teşkil ediyor mu? Ya eğitmen ve arkadaş olarak örnek aldıkları kimseler nasıl? Söylenenler ve tavsiyeler ne olursa olsun, insanlar sadece gördüklerinden örnek alırlar.
İyi mentor olmak: Çocuğu, onun sınırlarını zorlamadan desteklemek, güzel sözlerle teşvik etmek, kaygı, endişe gibi duygularını anlamak ve onları kabullenmek, alternatifler üretmek çocukta güven oluşturur.
Soru sormasını desteklemek: Soru sorma ve merak bir bireyin gelişimini sağlayan en önemli şeylerden ikisidir. Çocuğun soru sormasına, dünyayı anlamasına izin verilmelidir. Cevabı bilinmeyen bir soru geçiştirilmemeli veya yalan cevaplar verilmemelidir. Herkes her şeyi bilmek zorunda değildir. Yetişkinler de bilmeyebilir ancak birlikte öğrenebilirler. Bilmediğini ifade edip birlikte öğrenmek, yalan veya geçiştirmeden çok daha itibarlıdır. Çocuğun gözünde de.
Tepkilerini göstermesine izin vermek: Çocukların kızgınlıklarını, sevinç ve mutsuzluklarını göstermesine izin vermek, bu duyguları onlarla paylaşmak ve olumsuz duygularıyla başa çıkabilmelerine yardımcı olmak onların kendilerini ifade edebilmelerine destek olacaktır.
Söz hakkı tanımak: Çocuğa ev içinde verilen kararlarda söz hakkı vermek, onun isteklerini de göz önünde bulundurmak.
Yukarıda da sözünü ettiğim gibi, şiddetin önlenmesinde en önemli adımlardan biri okullarda mediasyon merkezlerinin kurulmasıdır. Mediasyon tüm dünyada hemen her alanda 1960lardan beri kullanılan çatışma çözümü yöntemlerinden biridir. Okullarda kurulacak olan mediasyon merkezleri, hem öğretmenlerin ve yöneticilerin, hem velilerin ve hem de öğrencilerin çatışma ile başa çıkabilmelerinde destek verecektir. İnsan olmanın gereği olan çatışma nasıl kaçınılmaz ise, günümüz dünyasında çatışma yönetimi metotlarını öğrenmekte o kadar kaçınılmaz bir durumdur. Okullarda kurulacak olan merkezler, öğrencilere liderlik, iletişim ve çatışma yönetimi ve çözümü tekniklerini öğretirken, aynı zamanda onların meditörlük yani arabuluculuk, yeteneği kazanmalarını destekler. Mediasyon, tarafların sorumluluk almalarını teşvik eder. Sorunu kabullenmeyi, sorunla başa çıkabilme isteğini ve sorunlara çözüm bulma çabasına katkıda bulunur.
Okullarda kurulacak mediasyon merkezleri sayesinde;
Genel olarak okul-veli ve öğrenci üçgeninde daha iyi iletişim sağlanır.
Çatışmaya taraf olan öğrenciler arasında barışçıl çözümler üretilir.
Mediasyon sürecinde, çocuklar ve gençler yaratıcı olmayı ve alternatifler üretebilmeyi öğrenirler.
Barış ve çözüm bulma yaşam biçimi halini alır.
Öğrenciler arasında tolerans yaratılır.
Çatışmanın şiddete dönüşebilen negatif gücü yerini pozitif enerjiye bırakır.
Öğrenciler karşılıklı kazanmanın mümkün olduğu kazan-kazan anlayışını öğrenirler.
Öğrenciler sorunlarıyla başa çıkabilme yeteneğini geliştiriler.
Öğrenciler, sorumlu bireyler olarak yetişirler.
Empati gelişir, öğrenciler olaya bir de diğerinin gözüyle bakmayı öğrenirler.
Öğrenciler hem kendi hem de karşısındakilerin ihtiyaç ve isteklerinin farkına varırlar.
Deniz Kite, 24 Nisan 2006
“Niye ağlıyorsun sen ha?” diyerek kızını dövdüğünü gördüm. Kızcağız en fazla 5-6 yaşlarındaydı. Dün 23 Nisan’dı, onun günüydü ve bugün annesi sokak ortasında, üstelik yüzüne yüzüne vuruyordu çocuğun.
Süslü giydirilmişti kız çocuğu, kafasındaki şapkadan ayakkabısına kadar iyi marka olduğu belliydi kıyafetlerinin. Ama o kıyafetlere tonlarca para veren anne, kızına sevgiyle eğilip:
“Neden ağlıyorsun kızım?” deme alışkanlığında değildi. Son zamanların tüketici kültürü kızını oldukça iyi süslemesine izin vermişti ama ya geleceğin annesi olacak kızına nasıl davranacağına dair kültür? O neredeydi?
Dayanamadım, kadına:
“Yarın bir gün, kızının okulda şiddet yarattığına dair şikayet gelirse şaşırma, çünkü senden şiddeti öğreniyor!” dedim.
Bundan yine kısa bir süre önce, bir başka kadın yayalara ait yolda elini tutmadan serbestçe yürümek isteyen oğluna kızıyordu. Dört yaşlarında gibiydi çocuk. Tek istediği annesinin yanında biraz hoplayıp zıplamaktı.
Çocuk:
“Valla, yanından ayrılmam,” diye ısrar edince, kadın sinirlendi. Sonra korkutma çabalarıyla devam etti:
“Bak polislere veririm seni, uslu dur.”
“Bırak elimi”, diye bağıran çocuğa bu sefer:
“Mafya gelir seni kaçırır, dur şurada,” diye bağırdı kadın.
Anne birkaç saniye sonra ve ansızın ısrarında direnen çocuğun kafasına şiddetle vurmaya başladı. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim.
Ufacık bir çocuk mağazadan mağazaya annesinin peşinden koştururken iyiydi de, çocuk kendisi bırakın parkta oynamayı, sadece annesinin elinden tutmadan yürümek istediğinde, çocuk ruhunu beslemek istediğinde, enerjisini sarf etmek istediğinde dövülerek susturuluyordu. Kadının dövdükten sonra hışımla sarf ettiği son sözleri uzun süre kulağımda kaldı:
“Hadi git, inşallah kaçırırlar da seni, görürsün!”
Son günlerde sıkça haberlerini duyduğumuz okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında, her zamanki gibi, her şeyi en iyisinden bilen edamızla konuşmalar yapıyoruz. Kimi TV programlarını, kimi, bilgisayar oyunlarını suçluyor. Öyle ya, kendimiz dışında bir şeyleri suçlamak çok daha rahatlatıcı. Ama sorunu çözücü mü?
Bu arada İstanbul’da bir okul, okul giriş kapısına güvenlik geçişi koymuş, okula giren çıkan her çocuk o kapıdan geçiyor. Üstelik veliler bu kapı için aralarında para toplamışlar! Bravo (?) ama kapı çocukları nereye kadar korur? En fazla okul içinde, ya okul kapısından dışarı çıkınca? Ya güvenli olmadığını hissettikleri bir okulda okumak, bu çocuklar üzerinde nasıl bir iz bırakır? Ana-baba rahat hissedebilir, ama ya çocuklar?
İnsanlar duygularıyla var olur. Duyguları olmayan insan gerçekten var olamaz. Şarkılarda, şiirlerde, filmlerde ifade edildiği gibi duygular insan olmanın esasıdır. Hisler, hayata anlam ve zenginlik verdikleri gibi, kederi ve çatışmayı da beslerler. Hisler harikadır, pek çok şeye yardım ederler ama onlar aynı zamanda eyleme geçmemize de sebep olurlar. Aşırı öfke, üzüntü ya da kaygı insan hayatındaki ilişkilerin ve amaçların önüne geçebilir. Hisler duyularla, algılamayla, kişisel geçmişle, inançlarla, düşüncelerle, bedensel duyumlarla ve amaçlarla ilgilidir. Bunların tamamı hisleri etkiler, tetikler, gerçekleşmesine ve duyumsanmasına sebep olur.
Şu sahneye bir göz atalım:
“Evde sabahları annesinin TV seyretmesiyle büyüyen bir çocuk var sahnemizde. Sorduğu soruları cevaplayan bir anne yok, çünkü anne ev işleriyle, TV programlariyla, komşu sohbetleriyle meşgul. Çocukta her an onunla birlikte. Elbette büyüklerin dünyasında lafa söze karışmasına veya soru sorulmasına izin verilmez. Anne ev hanımıdır, yani kendini çocuğuna adamıştır. Ama zavallı çocuk kendine ait olmayan bir dünyada, büyüklerin dünyasında, çocukluğunu yaşamaya zorlanmıştır. Sonra anne, günümüz tipik tüketicisi olarak, bir mağazadan diğerine gitmeye bayılır. Çocukta onunla birlikte gider. Çocuk park denilen şeyi, varsa eğer, uzaktan bilir. Ama kumlarda kirlenmeyi bilmez.
Bu çocuk herkes gibi ilgi ister, beğenilmek ister, övgü ve başarı ister, insan olmak ister. Ve ilgi çekmek için annesinin tepkisini alacağı davranışları yapmaya başlar yani kötü olanları! Çünkü anne genellikle o anlarda onunla ilgilenir; uyarı almak aslında annesinin ilgisini çekmektir ve çocuk TV, komşu ve mağazalar arasında annesiyle geçen koşuşturmasında başka türlü ilgi çekemeyeceğini öğrenmiştir. Davranışlarını bu şekilde geliştirir. Akşamları eve gelen babasıyla oynamak ister ama yorgun baba rahat bırakılmayı ister. Ana-babanın deyimiyle tepinmeye başlayan çocuğa hiperaktivite ilaçları verilir. Çocuk araştıramaz, sorgulayamaz, oynayıp enerjisini harcayamaz. Hepsinin üstüne bir de hiperaktivite ilaçlarıyla, adeta, salaklaştırılır.
Derken okul başlar, bu sefer başka çocuklarla yarışması gerekir, ama bunu nasıl yapacağı ona gösterilmemiştir. Centilmence davranmayı bilmez, herhangi yarışçıl durumda kazan-kazan anlayışını uygulayamaz. Çünkü büyürken hep kazan-kaybet anlayışını deneyimlemiştir: Yetişkinler ve güçlü olanlar hep kazanmıştır. Kendisini ifade etmek ve doğru iletişim kurmak çocuğa öğretilmemiştir. Enerjisi sürekli zapt etmek zorunda bırakılmış olan çocuk, zaman zaman bununla başa çıkamayıp ağlama, ellerini ısırma, annesine vurma veya hayvanlara saldırma ve eziyet etme nöbetlerine kapılmıştır. Bu sırada da, güç gösterisinin, bağırıp çağırmanın, tıpkı ailesinden gördüğü gibi, bir yarışma şekli, istediğini elde etme yöntemi olduğunu keşfetmiştir.
Aradan zaman geçer. Bu çocuk artık gençtir ve markadan filan da anlamaya başlamıştır. Zira tüketici toplumu ürünüdür çocuk. Bebek bezlerinin bile markalaştığı günümüzde marka çocuğu olarak yaşamaktadır. Kafasında medyadan izlediği kadarıyla ideal erkek ve kadına yönelik resimler belirlenmiştir ve onlardan biri olmak ister. Bu genç eğitim sistemi ve ana-baba hırsıyla sürekli başkalarıyla yarışmak zorunda bırakılmıştır. Bu yarış sırasında okul, dersane, öğretmen arasında bazen tek kalmaya bile zaman bulamamaktadır. Karşı cinsle ilişkiye girmek ister ama bunun için yol gösteren, akıl veren doğru insanı her zaman bulamaz. Çoğu ergenlik sorununu kendi başına veya arkadaşlarından, internetten öğrendiği şekliyle halletmeye çalışır. Aslında sorunu olduğunu bilmez, kendini ifade edemez, ne istediğinin farkında değildir; sanki sürüklenilen bir dünyada, o da sürüklenmektedir. Soru sormaz, istediği şeyler olmayınca çocukluktan gösterdiği davranışı; ağlamayı veya bağırmayı sergilemeye devam eder. Genç ne çocuktur, ne yetişkindir ve ne de gençtir.
O elinden çocukluğu alınmış, gençliği yaşamasına izin verilmeyen geleceğin yetişkinidir. Kız arkadaşına kızar, öğretmenine kızar, ana-babasına kızar, her şeyden çok kendine kızar ve ifade etmeyi bilmez. Günün birinde eline bir bıçak alır önüne gelen ilk insana tüm kızgınlık, nefret ve öfkesiyle saplar…”
Bu sahneler size tanıdık geliyor mu?
Rudolf Drekurs’un bir sözü var: “Ya hata yapın, ya da suçlu hissedin. İkisini birden yapmayın, ağır gelir.” Bence son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında Türk toplumu olarak hissettiğimiz şey “ikisini birden yapmak”. Öyle ki, bu ağırlığın baskısıyla ve telaşla herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor.
Duygular, enerjidir. Aslında insanlar onları sadece davranışlarına yakıt sağlamak için yaratır. Bir amaca hizmet ederler; insan denen arabanın amaçlarına. Hislerin amacını görmek zordur. Adler, temel inançların, amaçların ve algıların “yaşam tarzını” oluşturduğunu, bunun da her bireyin dünyadaki kendi yerini belirlemesini sağladığını söylemiştir. İnsanlar, yaşamlarının çok erken yaşlarında dünyaya ait olmalarını ve uymalarını sağlayacak inanç ve amaçları seçerler. Çünkü yaşam tarzı çocukluktan şekillenmeye başlar.
Eğer çocuklar kendine öz güveni olan, dinlenildikleri ve saygı duyuldukları ortamlarda, araştırıp sorgulayarak, her konu hakkında bilgi edinerek ve bu bilgiler arasında iyi ve doğruyu kendileri seçerek, kendilerini ifade ederek, barış ortamı içinde ve yaratıcı bireyler olarak yetiştirilirlerse, kazan-kazan anlayışıyla davranan yetişkinler olacaklardır. Bu bireyler içlerinde yaşadıkları toplumun gelişmesine katkıda bulunan, sorumluluk sahibi ve sürekli gelişime inanan bireyler olarak hayatlarını sürdüreceklerdir.
Bu sözünü ettiğimiz yaşam biçimi diyelim ki, bir barış kültürdür; insanın kendi kendisiyle ve çevresiyle barış içinde olduğu bir kültürdür. Bu kültürün oluşması zaman alır, emek ister, davranış olarak geliştirilmelidir. Baş ağrısını geçirmek üzere, bir hap almaya benzemez. Okul kapısına konan güvenlik geçişi hap almaya benzer, sebebi ortadan kaldırmaz. “Televizyonumu kaparım, gözlerimi açarım,” diyen bir reklam var. Hangimiz televizyonu kapamanın sorunu gerçekten çözebileceğini düşünüyoruz?
Şiddeti ortadan kaldırmak ve toplumda barış kültürü oluşturmak istiyorsak, toplumun her kesiminden katılımın olacağı uzun süreli bir program geliştirmek gereklidir. Bu programın olmazsa olmazı, okullarda mediasyon merkezleri kurmaktır. Bununla birlikte, toplumun her kesiminde örnek davranışların gösterilmesi, yaygınlaştırılması ve desteklenmesi gereklidir. Bu noktada devlet, sivil toplum örgütleri, kamu ve özel kuruluşlarıyla eğitim kurumlarının ve elbette medyanın ortak ve birbirini bütünleyici şekilde hareket etmesi gereklidir.
Her şeyin ailede başladığından hareketle, genel olarak aile içinde yapılması gerekli şeyler şunlardır:
Bedensel faaliyetlere girişmesini teşvik etmek: Her tür spor ve bu yönde aktivite sadece bedensel sağlığı değil, zihinsel sağlığı da olumlu yönde etkiler. Çocuk ve gençlerin yapacağı bedensel faaliyetler, zihinlerini toparlar, düşüncelerinin keskinleşmesini ve konsantrasyonlarını sağlar.
Geçmişteki başarılarını hatırlamak/ hatırlatmak: Bir çocuğa sadece kötü seyler yaptığında müdahele etmek yerine, ona yaptığı iyi ve güzel şeyleri hatırlatmak, güzel eylemleri gerçekleştirdiği anda onu onure etmek, onu başarıya ve iyiliğe teşvik etmek için çok önemlidir.
Örnek olmak: Çocuklar çevrelerinde gördükleri davranışları örnek alarak büyürler. Ana-baba, iyi örnek teşkil ediyor mu? Ya eğitmen ve arkadaş olarak örnek aldıkları kimseler nasıl? Söylenenler ve tavsiyeler ne olursa olsun, insanlar sadece gördüklerinden örnek alırlar.
İyi mentor olmak: Çocuğu, onun sınırlarını zorlamadan desteklemek, güzel sözlerle teşvik etmek, kaygı, endişe gibi duygularını anlamak ve onları kabullenmek, alternatifler üretmek çocukta güven oluşturur.
Soru sormasını desteklemek: Soru sorma ve merak bir bireyin gelişimini sağlayan en önemli şeylerden ikisidir. Çocuğun soru sormasına, dünyayı anlamasına izin verilmelidir. Cevabı bilinmeyen bir soru geçiştirilmemeli veya yalan cevaplar verilmemelidir. Herkes her şeyi bilmek zorunda değildir. Yetişkinler de bilmeyebilir ancak birlikte öğrenebilirler. Bilmediğini ifade edip birlikte öğrenmek, yalan veya geçiştirmeden çok daha itibarlıdır. Çocuğun gözünde de.
Tepkilerini göstermesine izin vermek: Çocukların kızgınlıklarını, sevinç ve mutsuzluklarını göstermesine izin vermek, bu duyguları onlarla paylaşmak ve olumsuz duygularıyla başa çıkabilmelerine yardımcı olmak onların kendilerini ifade edebilmelerine destek olacaktır.
Söz hakkı tanımak: Çocuğa ev içinde verilen kararlarda söz hakkı vermek, onun isteklerini de göz önünde bulundurmak.
Yukarıda da sözünü ettiğim gibi, şiddetin önlenmesinde en önemli adımlardan biri okullarda mediasyon merkezlerinin kurulmasıdır. Mediasyon tüm dünyada hemen her alanda 1960lardan beri kullanılan çatışma çözümü yöntemlerinden biridir. Okullarda kurulacak olan mediasyon merkezleri, hem öğretmenlerin ve yöneticilerin, hem velilerin ve hem de öğrencilerin çatışma ile başa çıkabilmelerinde destek verecektir. İnsan olmanın gereği olan çatışma nasıl kaçınılmaz ise, günümüz dünyasında çatışma yönetimi metotlarını öğrenmekte o kadar kaçınılmaz bir durumdur. Okullarda kurulacak olan merkezler, öğrencilere liderlik, iletişim ve çatışma yönetimi ve çözümü tekniklerini öğretirken, aynı zamanda onların meditörlük yani arabuluculuk, yeteneği kazanmalarını destekler. Mediasyon, tarafların sorumluluk almalarını teşvik eder. Sorunu kabullenmeyi, sorunla başa çıkabilme isteğini ve sorunlara çözüm bulma çabasına katkıda bulunur.
Okullarda kurulacak mediasyon merkezleri sayesinde;
Genel olarak okul-veli ve öğrenci üçgeninde daha iyi iletişim sağlanır.
Çatışmaya taraf olan öğrenciler arasında barışçıl çözümler üretilir.
Mediasyon sürecinde, çocuklar ve gençler yaratıcı olmayı ve alternatifler üretebilmeyi öğrenirler.
Barış ve çözüm bulma yaşam biçimi halini alır.
Öğrenciler arasında tolerans yaratılır.
Çatışmanın şiddete dönüşebilen negatif gücü yerini pozitif enerjiye bırakır.
Öğrenciler karşılıklı kazanmanın mümkün olduğu kazan-kazan anlayışını öğrenirler.
Öğrenciler sorunlarıyla başa çıkabilme yeteneğini geliştiriler.
Öğrenciler, sorumlu bireyler olarak yetişirler.
Empati gelişir, öğrenciler olaya bir de diğerinin gözüyle bakmayı öğrenirler.
Öğrenciler hem kendi hem de karşısındakilerin ihtiyaç ve isteklerinin farkına varırlar.
Deniz Kite, 24 Nisan 2006
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

