14 Nisan 2009 Salı

Onurun Sorgulanması


Gözlerim, Ortaçağ Avrupa’sında gezinirken, her an karşıma çıkacak Brave Heart’ı bekliyordum. Kalbim, güneşli bir Biskupin öğlesinde patır patır atarken, etrafımdaki şövalye armaları, miğferler ve kılıçlar Yüzüklerin Efendisi II’den bir savaş sahnesini hatırlattı: Kaleye sığınmaya çalışan herkesi, kadın ve çocuk demeden öldüren yarı hayvan yarı insan mahluklar ve onlarla savaşan Cesur Yürekler; iyilerle kötülerin savaşı. İnsan olmanın ezeli kaderiydi bu galiba. Belki de insan olmanın bedelidir iyilerle kötülerin bitip tükenmez savaşı, kim bilir…

Düşüncelerimden uzaklaşmak ve güneşin keyfini çıkarmak için kocaman bir bira alıp çimenlere uzanmaya karar verdim. Bulunduğum yerden uçurtmasını uçurmaya çalışan ufak bir çocuk gördüm. Bıkmadan ve usanmadan onlarca kez denedi uçurabilmeyi renkli uçurtmasını ama her seferinde inatçı uçurtmaya yenildi isteği. Çocuğun hemen yanındaki bir çadırın önünde, ok atmaya çalışan insanlar vardı. Kimi yayı çok iyi gerip hedefi bulurken, kimi ne yayı ne de oku tutmayı becerebiliyordu. Biraz daha ilerilerde ellerindeki eti iştahla bitirmeye çalışırken, ellerinin yağını arada sırada pantolonuna silenler vardı. Onlar yemek çadırının önünde bekleşenlerdendi. Yemek çadırının hemen yanında ama ondan daha büyükçe bir çadırda, bir adam devamlı ateşte demir dövüyordu. Dövülen demirin sesi, bende belli bir ritim duygusu uyandırdı.
O an, her yerde olabilirdim ve duyduğum ses o kadar tanıdıktı ki…

Bang, bang, bang….

Galiba, Afrika’da davul sesleri arasında bir kurban töreninde Tanrı’ya adaklar sunuyordum. Belki de kilisenin çanıydı çınlayan kulaklarımda. Belki hırsla savaşan insanların arasındaydım ve ölümün ritmiydi hissettiğim veya sevdiğim adamın kollarında çığlıklar atarken birbirine karışan kalp atışlarımızdı duyduğum ritim… Sonra sevgiye karışan demir sesi, beni bir sema törenine taşıdı: Ritim, benim dönüşüm oldu ve saatlerce dönüp durdum ayaklarım çimenleri, ruhum yaşamı hissederken…

“Gel” diyordu Mevlana’nın sesi,

“Gel,
Ne olursan ol,
Yine gel.”

Ve huzurdu o an kanımla akan damarlarımda, Bir olabilmekti yerle ve gökle beni keyiflendiren…

Bang, bang, bang… Güneş, çimenler, nefes ve ritim-kalbimin atışına benzeyen…

“Onurun sorgulanmasıdır”…

Derinden nefeslendim, açtım kapalı gözlerimi ve yüreğimdeki umudu kaybetmeden o la ki, Brave Heart’ı görebilirim diye, merakla bakındım etrafıma. Ama Mel Gibson gelmedi…

İki adam karşılaşır,
İki adam karşılaştığında, iki adam karşılaştığında,
Onurun sorgulanmasıdır.
İki adam karşılaşır,
İki adam karşılaştığında, iki adam karşılaştığında
Kazandığında veya kaybettiğinde
Onurun sorgulanmasıdır.
Ve hangi yolu seçtiğin, onurun sorgulanmasıdır.
Doğruyu veya yanlışı söyleyemem
Eğer gece beyaz ve gündüz siyahsa,
Ama biliyorum ki, iki adam karşılaştığında
Onurun sorgulanmasıdır.

Ayaklarım hala çimenlerde, etrafımdaki insanlara bakınıyordum. Bu kez Berlin’de Marienkirche önündeydim. Uzun bir tren yolculuğunu, Polonya, Biskupin ve Ortaçağ’ı, tüm umutlarıma rağmen gelmeyen Brave Heart’ı arkamda bırakmıştım. Hemen önümde sevişen bir çifte takıldı gözüm; sevmek ve sevilmek ne de güzel bir duyguydu. İnsanı insan yapan sevgi değil mi? Ve güneşin büyüsüyle seriliverdim çimenlere Orhan Veli’yi haklı çıkarmak istercesine… Ama yüreğimde yoktu bir kötülük gerçekten, o an İnsan olmak, tek istediğimdi.

Marienkirche’ye gelmeden önce, beni Polonya’dan Berlin’e getiren trenden inmiş ve valizlerimi, bir otel bulana kadar kalmak üzere, paralı kasalardan birine bırakmıştım. İndiğim durak olan Lichtenberg tren istasyonundan Zoologischergarten istasyonuna gidecektim. Çünkü uçağımın kalkacağı havaalanı olan Tegel havaalanına giden otobüsler o istasyondan kalkıyordu. Niyetim, Zoologischergarten’a yakın bir yerde otel bulmak, sonra da kalan zamanımın keyfini çıkarmaktı. Beni Zoologischergarten’a götürecek treni beklerken, tesadüfen görüp de 1 Euro’ya aldığım radyoyu keyifle dinliyordum. Aniden tanıdık bir ses duydum, bu ses çocukluğumun sesiydi: Sevgili Sezen Aksu beni Berlin’de de bulmuştu. Bir kültürlerarası radyo istasyonu, Sezen Aksu’nun Kardelen’ini çalarken duygularla savaştım. Şarkı bitince, Almancayı ana dili gibi konuşan Türk kızı, Kardelen’in hikayesini anlattı ve dinleyen herkesi bu CD’yi almaya teşvik etti. Polonya’da altı ülkenin katıldığı bir AB projesinde hocalık yapar ve her bir ülkeye merhaba derken, toleransı öğretmeye çalışmıştım. Berlin’de özlediğim Almanca’ya kucak açarken, hiç ummadığım bir anda ana vatanım kulaklarımda çınlıyordu. O an, gözlerimdeki yaşlar bana “bir dünya vatandaşı” olduğumu söylüyordu. Öyle ya, Rus, Azeri ve Laz kökenimle, yıllarca yaptığım gezilerimle, İngiliz-İskoç karışımı oğlumla, Ben, İnsan’dım; olabilecek en İnsan…

Sırt üstü uzandığım çimlerde, aklıma her nedense özgürlük ve Simon & Garfunkel’ın ünlü konseri geldi. O an, “Scarborough Fuar’ına mı gidiyorsun?” diyen şarkılarının sözleri çınladı kulaklarımda:

“Ona benim için bir dönüm arsa bulmasını söyle
(Kıpırdayan yaprakların olduğu tepe tarafında)
Maydanoz, adaçayı, biberiye ve kekik
(Gümüşi gözyaşlarıyla mezarı temizler)
Tuzlu su ile sahil arasında
(Bir asker silahını temizler ve parlatır)
O zaman, o kadın benim gerçek aşkım olur…”

Hiç Scarborough Fuar’ına gittiniz mi? Her hangi bir fuar işte, Biskupin festivaline benzer, hani her türden İnsan’ın olduğu; kızan, gülen, eğlenen ve ağlayan? Yaptığı her şeyi duyguyla yapan, düşünmeyen, bencil ve işte öylesi İnsan’ların olduğu fuara? Hani binlerce sene sonunda teknoloji dehası olan ama Aristotales’den bugüne, insanlık adına, bir adım bile ileriye gidemeyen İnsan’ların olduğu fuara? Onur, bağlılık, yürek, dürüstlük, güvenirlilik, sevgi, saygı ve adalet gibi erdemlerin unutulduğu ve sergilenmediği fuara?

Doğruyu veya yanlışı söyleyemem
Eğer gece beyaz ve gündüz siyahsa,
Ama biliyorum ki, iki adam karşılaştığında
Onurun sorgulanmasıdır.

Ben, aynadaki Ben ile karşılaştığımda…
Ben, kollarında Ben olduğum sevgilimle…
Ben, evladıma sarılır ve Ben’i yaşarken…
Ben, İnsan’larla Ben olmaya çalışırken…
Ben, gecenin sessizliğinde, Ben ile baş başayken…

Galiba onurun sorgulanmasıdır yaşadığım. İnsan olmaya çalışmanın deviniminde, kim bilir belki de, İnsan olmaktır yaptığım…


Deniz Kite, 27 Eylül 2005
Sarah Brightman dinlerken
(It’s a question of Honour- Sarah Brigthman; Scarborough Fair- Simon & Gurfunkel)
(Biskupin’de-Polonya, her sene bir Ortaçağ Festivali düzenlenir)






8 Nisan 2009 Çarşamba

7 Nisan 2009 Salı

Arabuluculukta Taraf Avukatlarının Rolü




Çok büyük bir Türk firma, ürünlerini taklit ettiği İtalyan firma ile sorun yaşıyordu. İtalyan taraf bundan bir sene önce mediasyonu önermiş, Türk firma ise, ne olduğunu bilmediği bu yöntemi araştırmamıştı bile. Bize tesadüfen ulaştılar.

Telefonla bilgi verdikten sonra, Yönetim Kurulu üyeleri il bir görüşme yaptım. Dava yoluna gidilirse maddi ve manevi kayıp taraflar için çok büyük olacaktı. Dahası her iki ülkede de alanlarında tanınmış olan bu şirketler sorunu gizlilik içinde ve hızlıca çözümlemek istiyorlardı.

Yaklaşık iki saat süren Türk tarafla görüşme, son derece olumlu geçti. Şirket avukatı mediasyona şüpheyle yaklaşsa da, Yönetim Kurulu üyeleri uzadıkça çözümlenemeyecek gibi görünen ve giderek dili de ağırlaşan karşılıklı yazışmalara bir an önce son noktayı koymak istiyordu.

Firma ile Mediasyon Gizlilik Anlaşması üzerinde konuştuk, tahmini mediasyon süresini ve saat ücretini belirledik. Ayrıca Türkiye ile paralel olacak şeklide, İtayla’da diğer taraf ile görüşmeleri yürütecek İtalyan mediatörün bilgilerini sunduk. Ortak görüşme için tarafsız bir ülke belirledik ve önce avukatlarla, sonrasında da taraf temsilcileriyle görüşmelere başlama konusunda anlaştık. Benzer çalışma eş zamanlı olarak İtalya’da da yapıldı.

Her iki tarafında onayından sonra, iki mediatör olarak aramızda rollerimizi paylaştık. Ben uluslar arası ilişkiler, psikoloji ve işletme okumuş ve ticari hayatın içinden gelen bir mediatör iken, diğer arabulucu, uluslar arası hukuk konusunda sayılı uzmanlardan biri kabul edilen saygın bir avukat-mediatördü. Tarzlarımız farklıydı; ben sorunu didiklemeyi seviyordum, o detaylara dalmaktan hoşlanmıyordu. Bununla birlikte, her ikimizde son derece analitik düşünen ve buna rağmen yaratıcı arabuluculardık. Birbirimizle çalışmaktan zevk alıyorduk.

Ortak görüşmelerden önce taraf avukatlarıyla bir toplantı yapmayı uygun gördük. Bu yapacağımız görüşmenin ana hedefi onlara arabuluculuğu ve yürüteceğimiz süreci anlatmak, rollerimizi ve rollerini tam olarak tariflemekti. İtalyan avukat arabuluculuk konusunda eğitim almış ve kendisi de uzlaştırma yapan bir avukattı. Ancak Türk avukat arabuluculuğa güvenmek istemiyor ve direnç gösteriyordu. Ona, müşterisi elinden alınıyormuş gibi geliyordu. Dahası İtalyan avukatın da arabuluculuğu biliyor olması, ona kendisini yalnız kalmış hissettiriyor ve bu sebeple de konuşmalarımız sırasında herşeye itiraz ediyordu. Ben bir ara alarak, Türk avukatla yalnız görüşmek istedim. Yarım saat kadar süren görüşmede, müşterisinin durum analizini yaptık. Ayrıca aklına takılmış olan ve bana sorduğu ne varsa, onları da yanıtladım. Toplantıya geri döndüğümüzde yaklaşımı daha ılımlıydı. Ama bu yaklaşımı daha çok oyun bozan olmama düşüncesinden kaynaklanıyordu.

Ertesi gün ortak oturuma başladık. Masada taraf temsilcileri, taraf avukatları ve biz mediatörler vardık. Önce her iki tarafın avukatı kısa bir giriş konuşması yaptı. Bizim özetlediğimiz bu durum analizinden sonra, taraf temsilcileri kendilerini ifade etme olanağı buldular. Ben sorunları iredelemek için sorular sorarken, diğer mediatör sorunları gruplamaya başladı. Daha sonra gruplanmış sorunları netleştirmek için kendi sorularını sormaya başladı. Tüm bu konuşmalar sırasında zaman zaman yükselen sesler, kayıp kaygısıyla duygusallıklar, tazminatın bedeline itirazlar, tehdit-vari yaklaşımlar deneyimledik. Sonuç olarak, iki saat sonra, tartışılmasını istedikleri sorun başlıkları belirlenmişti.

Masada üç dilin konuşulduğu mediasyon süreci gerçekten yoğun geçiyordu. Uluslar arası bir uyuşmazlık olduğundan, acendamızı açık bırakmıştık. Nitekim taraflar öğle yemeğinden sonra mediasyona devam etmek istediler. Hep birlikte yemeğe gittik. Yemekte pazarlık ile müzakere etme arasındaki farklılıklarla ilgili keyifli bir konuşma yaptık. Önceden planlamadığımız bu konuşma, öğleden sonraki oturumumuzu son derece etkili kıldı. Günün sonunda, neredeyse tüm sorunlar için çözüm alternatifleri belirlenmişti. Ertesi gün saat 10.00’da görüşmelere devam etmek üzere, ilk günü 17.00’de tamamlamış olduk.

O akşam Türk avukat beni telefonla aradı. Arabuluculuk sürecinden çok etkilenmişti ve kendisi de bu işi öğrenmek istiyordu. Destek olup olamayacağımı sordu. Kendisine internet üzerinden pek çok bilgi ve eğitim yerine ulaşabileceğini söyledim. Eğitim ve yürüttüğüm arabuluculuklar sonunda elde ettiğim deneyim ve gözlemlerim bana şunu gösterdi: Bazı avukatlar o kadar iyi avukattılar ki, kanımca iyi bir müzakereci olmayı öğrenmek onlar için çok daha anlamlı olabilirdi. Ve bazı avukatlar içgüdüsel olarak arabulucuydular ve taraf olmaktan hoşlanmıyorlardı; onlar da, iyi bir mediatör olabilirlerdi. Herkes, mesleği ne olursa olsun, kendini en iyi yapabileceği alanda geliştirirse, çok daha anlamlı olurdu.

Ertesi gün her sorun çözüm alternatifleriyle anlaşmaya hazır hale geldi. Bu noktada bizler arabulucu olarak, tarafların kendi çözümlerini içeren taslak bir anlaşma hazırladık. Taraflara ve avukatlarına bu anlaşmayı sunduk. Bundan sonrası avukatların anlaşma metnini son şekline getirmesine kalıyordu. Bunu da, üçüncü günün sabahında görüşmeye başladık. Anlaşmanın son şekline tarafların ekleyip çıkaracağı herhangi şey yoktu. Dahası anlaşmanın son maddesine taraf avukatlarının da talebiyle, herhangi uyuşmazlık durumunda tarafların önce arabuluculuğu deneyeceklerine ilişkin bir madde koymuştuk! Ve öğleden sonra taraflar arasında anlaşma imzalandı.

Bu uyuşmazlık eğer hukuki sürece taşınsaydı, iki ülke arasındaki mahkemelerde yıllarca sürebilir, taraflardan biri diğerine yaptırım uygulayabilir, dahası özellikle de Türk taraf kendi pazarında oldukça fazla prestij kaybına uğrayabilirdi. Maddi boyutu ise, tüm bunlara bağlı olarak taraflar için binlerce Euro’dan milyonlara doğru yükselebilirdi. Oysa mediasyon ile, öngürüşmeler dahil olarak dört günde, çözümlenen sorunları onlara sadece 10.000 Euro civarına mal olmuştu. Bu bedelin mediatörlere odenen kısmı ise sadece 4.800 Euro idi.

Ayrıca aylar süren tatsız yazışma ve konuşmalarda sonra hiç beklenmedik kazanımlar da oldu: İtalyan grup Türkler sayesinde yeni pazarlara açılıyordu. Türk taraf için en önemli iki kazançtan biri ortak yatırım yapma kararı, bir diğeri ise, yaşadıklarından sonra arabuluculuğu öğrenen ve ihtimalen çok daha efektif müzakere edebilen bir avukatlarının olmasıydı!

Deniz Kite, 8 Nisan 2009, Ankara

Neden Sadece Avukatlara Özgü Değildir Arabuluculuk?






Uzun ince bir yoldayım
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece


Aşık Veysel’i dinlerken, aklıma geçen seneden bugüne sıklıkla karşıma çıkan bir cümle geldi: Arabuluculuğu sadece avukatlar yapmalıdır.

Bu cümleyi söyleyenlerin arabuluculuğun özünü ne kadar bildiklerini bilemiyorum; sanırım gerçekten arabulucu sandaliyesinde otursalardı, çok daha farklı düşünürlerdi. Dahası arabuluculuğun kullanım alanlarının sadece bir kaçını deneyimleseler, bu tür bir ısararın ne kadar da anlamsız olduğunu kolayca kavrayabilirlerdi.

2002 yılından bu yana Türkiye’de arabuluculuk, kendi deyimimle mediasyonu, anlatmaya, tanıtmaya ve bu alanda farklı projeler geliştirmeye çalışıyorum. 2000 yılından beri de, ne olduğunun eğitimini aldım ve veriyorum.

Uzun ve ince bir yoldur mediasyon; hayatın kendisidir.

Gerçekten de hayatın kendisidir çünkü arabuluculuk, konusu olan kişinin kendi tasarrufunda olan çatışma veya uyuşmazlığın çözümünde onu yaşayan insanlara kendi sorumluluklarını alma gücünü verir; tıpkı her bir insanın insanlığını yaşama ve tamamlama Yol’unda kendi sorumluluğuyla yaşamını şekillendirmesi gibi. Çatışmanın kendisinin aslında hukukla alakası yoktur; çatışmayı yaşayanlar hukuku kendi çatışmalarına dahil ederler: Kendi hayatlarında insiyatif alamayan ve kendilerine denileni yapmaya alışmış olanlar gibi, hukuk yolunu seçenler de otoriteye; benim için karar ver, derler. Arabuluculuk ise taraflara, kendi sorumluluklarını hatırlatır.

O sebeple, günüllüdür. Ancak ve ancak, çatışmaya taraf olanların tümü evet derse, arabuluculuk başlayabilir ve sadece birinin hayır demesi de, süreci sonlandırır. Konu; evet ben kendi irademle, kendi alternatif ve insiyatifimle, kendi belirlediğim yer ve zamanda, yine kendi seçtiğim mediatörle sorunumu çözmek istiyorum, diyebilmektedir. Yani, herkes arabuluculuk yoluyla sorunlarını çözemez.

Bu açıdan bakınca, arabuluculuk yolunun başlangıcında; kişinin kendi tasarrufunda olan uyuşmazlıklarında, yine kendi sorumluluğunu alarak ve gönüllü olarak çatışmasını çözme isteği vardır. Ne zamana kadar? Herhangi sebeple arabuluculuktan vaz geçene kadar. Bu nedenle de, arabuluculuk bağlayıcı değildir. Yani dileyen herkes, içinde olduğu arabuluculuktan vaz geçerek, müzakere, anlaşmalarında yer alıyorsa tahkim vs gibi farklı bir yönteme veya hukuki sürece evet diyebilir.

Dünyaya geldiğim anda
Yürüdüm aynı zamanda
İki kapılı bir handa
Gidiyorum gündüz gece

Değişimin kaçınılmaz olduğu yaşamda, paradoksun en büyüğü değişime karşı koymamızdır: Sabitlik isteriz; evde, işte, düzende…Oysa sadece doğayı gözlemleyebilseydik; mevsimleri mesela, hayatın kum saatine benzediğini hemen görüdük: O, başladığı anda, aslında bitmeye de yaklaşmıştır. İşte bu bitişe gidiş de, önce sabitlik sağlamak için kurallar bütünü yaratırız; doğrular, yanlışlar, iyiler, kötüler. Sonra bu sabitelerde ısrar ettikçe, kutuplar oluştururuz; sen ve ben, biz ve siz… Paradoks dedim ya bu paragrafın başında, hayat tuhaf bir şekilde; adeta eğlenircesine, bize bizi zıttımızla veya ötekimizle gösterir. Göz çünkü, dışarıya bakar, içeriyi göremez. Bu sebepledir ki, bizler yürüdüğümüz Yol’da bize bizi gösterecek zıddımıza, değiştirmek zorunda olduğumuz sabitimizi hatırlatacak çatışmalara muhtacız. Bu Yol, insan olma Yol’udur ve tümseklerle, çukurlarla ve uyuşmazlıklarla doludur.

Kimi para konusunda bir diğeriyle anlaşamaz, kimi şirket yönetiminde ortağına kızar. Kimi insan spor takımının sorunlarını deneyimler, kimisi ise kocası veya karısıyla sorun yaşar. Kimi zaman etnik sorunların çözümü acildir; farklı dil, din bilmek gerekir, kimi zaman ortak değerleri birlikte yaratmak gerekir. Kimi insan sadece bahçesine izinsiz girildiği için özür bekler, kimi ilişki bir kucaklaşma ile eski haline döner. Bazen farklı organizasyonlarda olanlar birbiriyle çatışır, kimi zaman ise departmanlar arası uyuşmazlık ayyuka çıkar… O halde ne kadar farklı tümsek, çukur veya çatışma varsa, onların aşılmasında yer alabilecek o denli çok çeşitlilikte arabuluculara ihtiyaç vardır. Nasrettin Hoca dememiş miydi damdan düşünce; bana doktor değil, önce damdan düşen birini getirin diye?

Tıpkı, bir diğer ünlü hikayesinde, çatışma yaşayanların hepsine; sen de haklısın, sen de haklısın, demesi gibi.

Arabuluculuk, kimin haklı olduğunu kanıtlamaya çalışmaz; herkesin kendi bakış acısından haklılığını kabul eder. O sebeple de, çatışmanın kazan-kaybet ilkesine dayanan haklılık kanıtlama çabasından çok, ortak kazanımla sonlanmasını destekler: Herkesin kabul ettiği, uygulanabilir çözümler, anlaşmayı yaratır.

Arabulucu, yaptığını gönüllülükle yapar, herhangi haklılık yarışında yer almaz, yaşadığı toplumu bölmeye değil, birleştirmeye çalışır, yaşamıyla etrafına ve barışa ayna olur. Arabuluculuk, ortaya çıkıp ta, yaygara ile sahip olunabilecek bir statü değildir, o zaten olduğumuz bir şeydir; hayatın kendisi gibi. Herkes o sebeple arabulucu olamaz ve arabuluculukta özü itibariyle sadece bir meslek grubunun tekelinde kalamaz. O zaman, tamamlanmamış bir hayata benzer; genç ve solmuş!

Bilmem hayal miydi yoksa düş müydü
Gönül arzusunu buldu bu gece
Yalın kılıç mıydı bir ateş miydi
İçerim koz ile doldu bu gece
.....
Durmaz yanar gerçeklerin çırağı
Yakın olur ehl-i aşkın ırağı
Gölköy oldu Veysel'lerin durağı
Hayali karşıma geldi bu gece


Deniz Kite, 7 Nisan 2009, Ankara’da İngiliz bir mediatör dostla konusmanın ardından, Aşık Veysel dinlerken