28 Mart 2009 Cumartesi

Zorluk!

Oturduğum avluda güvercin seslerini dinliyorum. Burasi eski bir Gaziantep evi. Batmak üzere olan güneş ışıkları salına salına yüksek duvarların ardına düşüyor. Hafif bir serinlik var. Burada gündüz ne kadar sıcak olursa olsun, gece serin oluyor. Gaziantep, İstanbul’a kıyasla kuru bir iklime sahip; insan yapış yapış olmuyor 40 derece sıcaklıkta bile.

Sevimli ve her zaman güleç olan bayan yanıma yaklaşıp soruyor:

“Bir şarap daha ister misiniz?”

Gözlerim duvarlarda hala yerleri belli olan kurşun izlerine takılı:

“Evet, iyi olur” diyorum.

Bundan birkaç saat önce birebir görüşme yaptığım muhtemel mediasyon öğrencisi adaylarından biri heyecanla:

“Hocam, sizi Nene Hatun’a benzetiyorum,” demişti.

Heyhat! Ben ve Nene Hatun. Ömrümde hiç bu kadar anlamlı bir iltifat almamıştım. Güzel, akıllı, başarılı, herkes herşey diyebilirdi ama Nene Hatun’a benzetilmek! Gözlerimden gelen yaşa engel olamadan:

“Teşekkür ederim,” deyivermiştim.

İşte karşımda duvarlarında hala kurşun izleri taşıyan bu harika otelin avlusunda idealizmin övgüsünü kutluyorum şu an.

Ta Avusturya’lardan, hem de her düzenin yerindeyken, evini olduğun gibi geride bırakıp, mediasyonu Türkiye’ye getirmek için buralara gel… Evini, barkını yeniden yavaş yavaş düzenle. Oğlunla yeni yaşama uyum sağlamaya çalış. Sonra insanlar mediasyon dediğinde “mediatasyon mu” diye cevaplasınlar, anlatmaya çalış. “Bakın, bu iyi bir sistemdir, barış kültürünün temelidir,” de, insanlar “yahu git işine” desinler…Sırf bu uğurda evini sat, diren, çabala ve sonunda hayaline inanan ve gerçekten bu işe başla…

Hatırlıyorum, oğlum ilkokula başladıktan bir hafta kadar sonra ağlayarak geldi eve. Öğretmeni ısrarla Tony değil, Atilla olduğunu söylüyormuş. Gözü yaşlı oğlum:

“Mami, bana Atilla demek istiyorlar, ben Tony olmak istiyorum,” demişti. Ve eklemişti:

“ Mami, biz geri dönelim mi, Avusturya’ya?”

Dönmedik, o ve ben, her zorluğa rağmen burada kaldık.

Zorluk, bizi olgunlaştırıyor.

Oğlum ilk yıllarda hep adını söylediğinde:

“Sen ne biçim Türksün,” cevabını aldı. Sonradan birgün bana şöyle dedi:

“Biliyor musun mami, geziyor olmak çok güzel. Gezen insan, herşeyi biliyor ve şaşırmıyor. Ben çok şanslıyım, çok geziyorum. Farklı olan şey beni korkutmuyor. Farklı olanı seviyorum. Çünkü yeni bir şey öğreniyorum. Öğrenmek çok güzel.”

Oğlum bir mucid olmaya çoktan karar verdi. Şu an on yaşında ama hayattan ne istediğini biliyor. Pastel veya suluboya yerine mimar gibi yaptığı teknik resimleri boyamayı red ediyor. O sebeple resim dersi üç. Ama aldırmıyor. Aldırmak yerine:

“Öğretmenim asla mucid olamaz, çünkü detay çizmenin ne olduğunu bilmiyor” diyor.

Aynı şey müzik dersi içinde geçerli. Avusturya’dayken en başarılı piyano öğrencilerinden biriydi. Burada solfeje takılmış öğretmeniyle arası iyi değil. Oğlum müziğe bayılıyor ama karnesinde bu dersi de üç.

“Mami, sesim pek güzel değil ve herkesin içinde şarkı söylemekten hoşlanmıyorum ama müziği seviyorum. Öğretmenim ise müziği sevdiğime inanmıyor.”

Minicik oğlum buraya geldiğinden beri pek çok şeyle boğuşuyor. Ona baktığımda, idealizmi görüyorum.

Zorluk, idealizmi körüklüyor.

Gözlerim hala kurşun izlerine takılı, düşünceler arasında geziniyorum. Şarabım güzel, ağzımda buruk bir meyve tadı bırakıyor. Doygun bir şarap. Adını bilmiyorum. Önemi de yok. Damağımdan akarken bıraktığı burukluğu ve kuruluğu hissediyorum. Boğazımdan aşağıya inerken sanki yok oluyormuş gibi. Var ile yok arası. Anlamaya çalışmak boşuna, tatmak lazım!

Herşey gibi şarabın da, zorlusu güzel…

Zorluk, hayata anlam katıyor; yıl be yıl, yerinde ağırlık böyle oluşuyor!

Deniz Kite, Gaziantep, 2005 (Tuhaf ama bu yaziyi bu siteye koyarken yaşadığım caddenin adı Nenehatun!)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder