28 Mart 2009 Cumartesi

Bumerangtır Hayat!

Bumerangtır hayat;
Ne atarsan onu alırsın geriye,
Üstelik daha hızlı
Ve hiç beklemediğin bir anda…
Birden ya yaptığın iyilik
Kapını çalar en zor anında,
Ya da uçarken havalarda,
Bir ah aldığın, bir zaman bir yerlerde
Çekiverir seni dibe.

Vadilerdeki yansımalara benzer
Yaşamın sana geri bildirimi;
Biraz yavaş ve nereden geldiği belirsiz…
Ama mutlaka
Bir ses, bir insan, bir ayna olur karşında;
Kızsan kendine,
Gülsen yine kendine.

Bumerangtır hayat,
Vadilerdeki yansımalara benzer cevabı;
Etrafında olan bitenin hepsi senin,
Olamayan ne varsa,
O da senin…

Deniz Kite, 13 Eylül 2007, Something Stupid/Frank Sinatra dinlerken

Zorluk!

Oturduğum avluda güvercin seslerini dinliyorum. Burasi eski bir Gaziantep evi. Batmak üzere olan güneş ışıkları salına salına yüksek duvarların ardına düşüyor. Hafif bir serinlik var. Burada gündüz ne kadar sıcak olursa olsun, gece serin oluyor. Gaziantep, İstanbul’a kıyasla kuru bir iklime sahip; insan yapış yapış olmuyor 40 derece sıcaklıkta bile.

Sevimli ve her zaman güleç olan bayan yanıma yaklaşıp soruyor:

“Bir şarap daha ister misiniz?”

Gözlerim duvarlarda hala yerleri belli olan kurşun izlerine takılı:

“Evet, iyi olur” diyorum.

Bundan birkaç saat önce birebir görüşme yaptığım muhtemel mediasyon öğrencisi adaylarından biri heyecanla:

“Hocam, sizi Nene Hatun’a benzetiyorum,” demişti.

Heyhat! Ben ve Nene Hatun. Ömrümde hiç bu kadar anlamlı bir iltifat almamıştım. Güzel, akıllı, başarılı, herkes herşey diyebilirdi ama Nene Hatun’a benzetilmek! Gözlerimden gelen yaşa engel olamadan:

“Teşekkür ederim,” deyivermiştim.

İşte karşımda duvarlarında hala kurşun izleri taşıyan bu harika otelin avlusunda idealizmin övgüsünü kutluyorum şu an.

Ta Avusturya’lardan, hem de her düzenin yerindeyken, evini olduğun gibi geride bırakıp, mediasyonu Türkiye’ye getirmek için buralara gel… Evini, barkını yeniden yavaş yavaş düzenle. Oğlunla yeni yaşama uyum sağlamaya çalış. Sonra insanlar mediasyon dediğinde “mediatasyon mu” diye cevaplasınlar, anlatmaya çalış. “Bakın, bu iyi bir sistemdir, barış kültürünün temelidir,” de, insanlar “yahu git işine” desinler…Sırf bu uğurda evini sat, diren, çabala ve sonunda hayaline inanan ve gerçekten bu işe başla…

Hatırlıyorum, oğlum ilkokula başladıktan bir hafta kadar sonra ağlayarak geldi eve. Öğretmeni ısrarla Tony değil, Atilla olduğunu söylüyormuş. Gözü yaşlı oğlum:

“Mami, bana Atilla demek istiyorlar, ben Tony olmak istiyorum,” demişti. Ve eklemişti:

“ Mami, biz geri dönelim mi, Avusturya’ya?”

Dönmedik, o ve ben, her zorluğa rağmen burada kaldık.

Zorluk, bizi olgunlaştırıyor.

Oğlum ilk yıllarda hep adını söylediğinde:

“Sen ne biçim Türksün,” cevabını aldı. Sonradan birgün bana şöyle dedi:

“Biliyor musun mami, geziyor olmak çok güzel. Gezen insan, herşeyi biliyor ve şaşırmıyor. Ben çok şanslıyım, çok geziyorum. Farklı olan şey beni korkutmuyor. Farklı olanı seviyorum. Çünkü yeni bir şey öğreniyorum. Öğrenmek çok güzel.”

Oğlum bir mucid olmaya çoktan karar verdi. Şu an on yaşında ama hayattan ne istediğini biliyor. Pastel veya suluboya yerine mimar gibi yaptığı teknik resimleri boyamayı red ediyor. O sebeple resim dersi üç. Ama aldırmıyor. Aldırmak yerine:

“Öğretmenim asla mucid olamaz, çünkü detay çizmenin ne olduğunu bilmiyor” diyor.

Aynı şey müzik dersi içinde geçerli. Avusturya’dayken en başarılı piyano öğrencilerinden biriydi. Burada solfeje takılmış öğretmeniyle arası iyi değil. Oğlum müziğe bayılıyor ama karnesinde bu dersi de üç.

“Mami, sesim pek güzel değil ve herkesin içinde şarkı söylemekten hoşlanmıyorum ama müziği seviyorum. Öğretmenim ise müziği sevdiğime inanmıyor.”

Minicik oğlum buraya geldiğinden beri pek çok şeyle boğuşuyor. Ona baktığımda, idealizmi görüyorum.

Zorluk, idealizmi körüklüyor.

Gözlerim hala kurşun izlerine takılı, düşünceler arasında geziniyorum. Şarabım güzel, ağzımda buruk bir meyve tadı bırakıyor. Doygun bir şarap. Adını bilmiyorum. Önemi de yok. Damağımdan akarken bıraktığı burukluğu ve kuruluğu hissediyorum. Boğazımdan aşağıya inerken sanki yok oluyormuş gibi. Var ile yok arası. Anlamaya çalışmak boşuna, tatmak lazım!

Herşey gibi şarabın da, zorlusu güzel…

Zorluk, hayata anlam katıyor; yıl be yıl, yerinde ağırlık böyle oluşuyor!

Deniz Kite, Gaziantep, 2005 (Tuhaf ama bu yaziyi bu siteye koyarken yaşadığım caddenin adı Nenehatun!)

Sendeki Güzellik




Geçenlerde bir öğrencim:

“Hocam, görsel olan kişiler daha iyi yazar olurlar, öyle değil mi?” diye sorduğunda cevap vermeden önce; “ben bir yazar mıyım” sorgulamasına bile gelemeden, kafam birkaç saniye karmaşık, düşündüm… Sonra şöyle dedim:

“Hayır! Oğlunun doğumundan sonra, gözlerini kırpmadan altı saat boyunca oğlunu seyretmiş biri olarak, bugün bana “ne gördün o altı saat boyunca?” diye sorsan, sana cevap veremem ama o altı saat boyunca ne hissettiğime dair bir kitap yazabilirim. Anlayacağın oğlumu seyrederken hissettiğim şeylerin büyüsü
o kadar derindi… Ve inan hayatımda aynı derinlikte herhangi başka bir an yok ki, belki Goethe’nin Faust’ta ruhunu satmasına eş değer, ben de o an için ruhumu satayım!”

Öylesi tarifsiz bir güzellikti! Ama görsel değil, histi!

Güzeli güzel yapan bizim ona yüklediğimiz anlamdı. O anlam, görsel de olabilirdi, dokunsalda olabilirdi, işitsel de olabilirdi… Kimi, Dali gibi, gördüklerini kendi yükledikleri anlamlarda bizim hiç düşünemeyeceğimiz biçim ve şekillerde tuvale dökebilirdi. Kimi, Balzac’ın Vadideki Zambak’ında olduğu gibi, bir kadının boynu hakkında sayfalarca güzellik anlatabilirdi. Kimi, öylesinde dizeler yazardı ki, Jennon ve Imagine gibi, yıllar sonra ne kadar iyileştirici notalara sahip olduğu ortaya çıkabiliridi; tıpkı Mozart’ın eserlerini dinleyenlerin zihinsel faaliyetlerini arttırdığı gibi…

Sevgili oğlum! Gerçekten onu seyrettiğim altı saat boyunca ne gördüğümü, ki ihtimalen çirkin, kırmızı bir surat gördüm, hatırlamıyordum. Ama yüreğim oğluma sahip olmanın güzelliğini yaşıyordu…

Aklıma o an Lennon’un oğluna adadığı “Beautiful Boy” isimli şarkısı geldi:

……….

“Okyanusta yelken açarken
Zorla bekleyebilirim
Senin büyümeni
Ama sanırım ikimizde sabırlı olmalıyız
Çünkü önümüzde gidecek uzun bir yol var
Uzun bir kürek çekişi
Evet, gidilecek uzun bir yol var”

Bu yol tüm zorluğuna rağmen, olabilecek en güzel yol her ana baba için!

Sonra şöyle devam eder aynı şarkı:

“Hayat, sen başka planlar yapmakla meşgulken
Başına gelenlerdir”

Evet, hayat gerçekten de, biz başka planlarla meşgulken başımıza gelenlerden ibaret olabiliyordu… Başkaları için yaşıyorduk çoğu kez fark etmeden, üstelik savunma mekanizmalarımızda aklileştiren cümlelerle destek veriyordu bu işe:

“Ah, komşu ne der? Ya erkek arkadaşım? Daha da kötüsü patronum ve belki de işimi kaybederim!”

Bazen binlerce “keşke” kullanıyorduk. Ya da Nasrettin Hoca’nın “ ya tutarsa” hayallerinin peşinden gidiyorduk. Giderken de onca güzelliğin farkına varamıyorduk! Belki sırf o yüzden; sırf etrafımızda sıradan gibi görünen onca güzelliğin farkına varabilelim diye anları yaşamak denilen cümle vardı!

Yağan yağmurun toprakla sevişmesi değil miydi, burnumuza yayılan doygunluk kokusu?
Bulutların gölgesi değil miydi derinlik veren denizlere?
Ay değil miydi, yıldızlarla birlikte karanlık korkumuzu sonlandırmak isteyen?
O halde, bir gülün güzelliğini seyretmek yerine, onu koparmak nedendi? Belki de çiçeklerin en güzeli olan gül, oğlumun dediği gibi “herkes koparmasın” diye dikenlere sahipti!

Ve yine geçenlerde oldukça yoğun bir Bakırköy sabahında el ele yürüyen, her biri en az altmış yaşında, bir çift gördüm.

O an aklıma bir başka Lennon şarkısı geldi:

“Hayatımız birlikte
Çok değerli
Birlikte
Büyüdük
Büyüdük
Hayatımız hala çok
Özel olduğu halde
Bir şansı değerlendirelim
Ve uçalım
Bir yerlere yalnız!”

Kendimi bildim bileli hep düşlemiştim: “İlk elimi tutan, ilk öpen beni, ilk dokunan, seven olsun ölene dek eşim… Birlikte büyüyelim, birlikte olgunlaşalım ve birlikte aynı yöne bakabilelim.”

“Hayat herkese istediğini vermiyor” dersem, evrene haksızlık etmiş olurdum. Hayır, evren bana hep dilediğimi verdi ama kimbilir belki de maceracı ruhumdu birine bağlanmak yerine özgür iradesiyle gelişmek isteyen! Ama Tanrı biliyor ya, o sabah Bakırköy’de el ele yürüyen o harika çifti seyrederken, olgunlaşmanın güzelliğinin, sabrın ve sevginin, işte öylesi “birlikte büyümekten” geçtiğini düşündüm.

Ve yine geçenlerde, aslında sanırım dündü, bir arkadaşımın sesindeki çaresizliği duydum. O an, “insan olmanın güzelliğini “ düşündüm. Her şeyi yapabileceğine inanan ve her şey olduğunu sanan insanın zavallılık ile ilahi güç olmaya çalışması arasındaki yolculuğunda ne kadar insan olabileceğini düşündüm… Bu hayat, insan olarak gücümüzün farkına vardığımızda ve bu gücü iyilik için kullandığımızda bir anlam ifade ediyordu! Biz insanlar, acaba ne kadar güzel ve güçlü olduğumuzun farkında mıydık? Yoksa düşünme denilen o muhteşem hediyeyi inkar edip, basit kalıpların arasında sıradan olmayı mı seçiyorduk?

Bir başka Lennon şarkısı beni doğrulamak ister gibi kulağımda çınladı:

“Sadece insanlar insanlarla nasıl konuşulacağını bilir
Sadece insanlar dünyayı nasıl değiştireceğini bilir
Sadece insanlar insanların gücünü fark eder
Bir milyon kafa birden daha iyidir; hadi gel katıl o zaman”

Ne olursa olsun, maceranın kendisi, insan olabilmek, bu yaşamdaki en büyük güzellik değil miydi?

Bu yazıyı yazarken, hep kulağımda Lennon vardı…Ve şu satırları yazarken “Woman” isimli şarkısını dinliyorum; yeniden ve yeniden ve yeniden…

Güzellikle ilgili yazarken, “kadın ne ifade eder?” diye düşündüm? Çoğunun sahip olduğu tek makastan çıkmış saçlarından ve aynı estetisyenden çıkmış burunlarından bahsetmiyorum. Wolf, sevgili dostum bana “woooman” derdi, “ wooman, duyduğun gibi bulutlara benzer; dokunmak istersin ama dokunamazsın, hayal edersin ama ulaşamazsın, yumuşaktır ama bazen öylesi soğuk…Woooman, ah, öylesi woooman her hayali süsleyen!”

Ve Lennon şöyle diyordu:

……….

“Woman, anladığını biliyorum
Erkeğin içindeki küçük çocuğu
Lütfen hatırla hayatım senin ellerinde
Ve woman, beni kalbine yakın tut
Ne kadar uzak olursa olsun, bizi ayırma
Her şeyin ötesinde bu, yıldızlar tarafından yazılmış”
…………

Bu dünyadaki binbir güzellik arasında kadın varsa, erkek de vardı… Neydi bir erkeğin güzelliği?

Zeki gözler,minik popo, uzun boy ve bacaklar ve güzel eller …Ah, bunlar benim düşlerimdi! Bir erkek, benim için, Tanrı ile özdeşti: Güçlü, kararlı, otoriter, merhametli, koruyan, düşünen, “coquette” gibi davranmama izin veren ... Dahası bana baktığında kelimeler olmaksızın ne demek istediğini anlatan, dokunduğunda beni eriten, öptüğünde beni alabilen!

Geçenlerde okudum bir gazetede “öpmek” diyordu bir ünlü, “ aşkın yüzde ellisidir!” Öpmek denilen şey, nefeslerin, yani ruhların, birbirine karışabileceği ve eriyebileceği sonların başlangıcı değil miydi? İkilerin Bir olabileceği en Güzel An’ın başlangıcı değil miydi? Ve var mıydı aşktan daha güzel ve anlamlı olan bir şey? Yoksa sevgi mi demeliydim bu hayatta?

Söylediğimi kanıtlamak istercesine bir başka Lennon:

“Aşk gerçetir
Gerçek aşktır
Aşk hissetmektir
Aşkı hissetmek
Aşk istemektir
Sevilmeyi istemek
Aşk dokunmaktır
Dokunmak aşktır
Aşk ulaşmaktır
Aşka ulaşmak
Aşk sormaktır
Sevilmeyi
Aşk sensin
Sen ve ben”

Aşk ve güzellik derken, sevgili Aşık Veysel aşk ve güzelliği, ve güzelin ancak yüklediğimiz anlamla güzel olduğunu, en doğru şekilde onlarca yıl öncesinde tarif etmişti:

“Güzelliğin on par'etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa”

Bu yazı Lennon ve Aşık Veysel’e adanmıştır,
Lennon dinlerken, 13 Temmuz 2005

16 Mart 2009 Pazartesi

Hüzün ve Huzur


Hüzün çöktü içime,
Acı değil hissettiğim.
Hüzün, ah, hüzün
Her vedanın ardından gelen.

Alıştığım terasta
İçerken sade kahvemi,
Gözlerim takılıyor
İrili ufaklı yatlara.
Bir tanesinin yelkenleri
Mavi;
Açık mavi ve beyaz.
Deniz ile gök misali
Sadelikle sonsuzluğu
Ve aslında özgürlüğü
Anımsatıyor bana.

O an dağılıyor hüznüm
Acı zaten değildi hissettiğim.
Adalar belli belirsiz uzaklarda
Çağırıyorlar beni sessizce.
Sanki yeni maceralara.

Ve neşeye eşlik eden çoşkuyla
Yarışmaya başlıyor ruhum,
Bakakaldığım yatla
Hani yelkenleri
Açık mavi ve beyaz olan.

Alıştığım terasta,
Yudumlarken şimdilik son kahvemi
Keyfini yaşıyorum
Gidip gelen hüznümün.

Huzur denilen şey,
Aslında hüzünle birlikte var:
Çünkü huzur,
Yaşanılan güzellikleri
Hazmedebilmesi insanın yüreğinde,
Ve olduğu gibi bırakması olanı
Tadını çıkarabilmesi An’ların.

Eğer öyle ise,
Hüzünde saklı mutluluklar,
Yaşanmış tüm güzellikler
Hayatımıza huzur getiren.

Deniz Kite, That’s Amore dinlerken
10 Ağustos 2005 / Bir mediasyon calismasi sonrasi, FB Kürek Takımı için








Buruk, Solmuş Çiçeksi ve Sert

Tuhaf bir kokuları vardı;
Sanki acıya karışmış bıkkınlık,
Mutsuzluğa karışmış yokluk,
Umuda uzanan çocukluk…
Tuhaf bir kokuları vardı hepsinin,
Kendilerine has,
Kötü gelen insana başlangıçta,
Şimdilerde alıştığım.


Bana çay getiren çocuğun mahsun ve utangaç yüzüne bakıyordum. Bıyıkları henüz çıkmaya başlamıştı. Her zaman çok terbiyeli, sakin ve sessizdi. Bana Hocam diye hitap ederken, bakışlarını benimkilerden kaçırıp, kafasını yere eğiyordu. O sanki bu tutukevine uygun biri değildi. İçimdeki merak ona sürekli, “Neden buradasın?” sorusunu sormak istese de, onu incitmemek adına suskun kalıyordum.

Derse ara verdiğimiz bir gün, ona ne zaman çıkacağını sorduğumda, uzun bir süre daha içeride kalacağını öğrendim. Suçu her neyse, onsekiz yaş altında olduğundan, ağır bir suç olmalıydı ve ben ne olduğunu projeye başladıktan birkaç ay sonra duydum.

O gün birlikte çalışacağımız koğuşda bulunanlar, tutkevinin azgın dediği çocuklardı. Ben, hangi suçu işlemiş olurlarsa olsun, onlara çocuk gözüyle bakıyordum. Ama çocuk değillerdi. Aslında her biri, çocukluklarını hiç yaşayamamış gençlerdi. Kimi, cinayet işlemiş, kimi gasp yapmış, kimi tecavüz suçuyla veya adi hırsızlık sebebiyle tutkevine gelmişti. Hepsinin bedeninde dövme vardı. Bu dövmeler pek çoğunun estetik olarak yaptırdıklarına hiç benzemeyen dövmelerdi. Koğuşun birine yeni gelen nispeten beyaz tenli çocuğun koluna, o koğuşun ağası, yerdeki seramiği kırarak dövme yapmaya çalışmıştı. Seramik parçalanınca, dövme de yarım kalmıştı. Üstelik tutukevinde, çocuklar güç göstermek amacıyla yaralarının dikilmesine izin de vermiyorlardı. Dövmeler bu sebeplerle, hem birşeylere benziyor, hem de hiçbir şeye benzemiyorlardı: Hiçbiri estetik değildi, ama herbiri bir hikaye idi.

Azgın denilenler genellikle şiddete maruz kalmış ve o ölçüde de şiddet uygulayan çocuklardı. Hayat, her zaman aldığımıza verdiğimiz cevaptı. Belki de yaptıklarımıza aldığımız cevaptı. Nereden bakılırsa bakılsın, sonuçta bumerang etkisiyle gerçekleşiyordu herşey. Azgın çocuklar! Onlar olsa olsa, azgın bir toplumun parçası olabilirlerdi.

Tutukevi, kendi prosedürü gereği ve benim de güvenliğim açısından, aynı anda iki koğuşu almama izin vermiyordu. En azından başlangıçta öyle düşünüldü. Zaman içinde aralarında hasımlık olmadığı sürece,
koğuşları ikişer ikişer aldım. Kuralları baştan belirlemiştik:

Programa sadece isteyenler katılacaktı, zorlama yoktu
Birlikte olduğumuz sürece, herkes sırayla söz alacaktı.
Biri konuşurken, sözü kesilmeyecekti.
Programa katılan herkes her aktiviteye katılacaktı.
Söylenen herşey gizli kalacaktı.

Dört ay süren proje sırasında, programa katılan çocukların herhangi kural ihlali olmadı. Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı ve Mediatörler Derneği inisiyatifi olarak yürüttüğümüz pilot projemiz, Sincan Tututkevi’nde onsekiz yaş altındaki tutukluların, infaz koruma memurlarının, tutukevi personeli ve yönetiminin mediasyon eğitimi almasına yönelikti. Hedefimiz, hem tutukevi çalışanlarına, hem de tutuklu çocuklara kendilerini daha iyi ifade edebilmenin yollarını göstermek, çocukların tutukevinden çıktıktan sonra uyum sorunlarını hafifletmek, şiddet yerine diyaloğun iletişim yöntemi olarak benimsenmesini sağlamaktı.

Hangi gerekçeyle olursa olsun, tutukevinde hayat, tuhaf bir yaşam biçimiydi. Bir infaz koruma memuru, daha projenin başlangıç aşamasında, kendilerinin para karşılığı tutuklu yaşamı sürdüklerini söylemişti. Bu ifadenin anlamını, ancak tutukevine girdiğinde anlayabiliyordu insan. İçeriye girebilmek için retinanızın okunması gerekiyordu. Çamaşırlarınız, saç tokanız veya ayakkabınızın içi dahil olmak üzere, üzerinizde asla metal birşeyin olmaması gerekiyordu. Yanınıza bir şişe su bile alamıyordunuz. Telefon, anahtar, ruj, krem, kolonyalı mendil, vs hiçbir şeyi içeriye sokamıyordunuz. Yemek yerken masalarda karabiber yoktu ve asla da olmayacaktı. Filtre kahve tiryakisi olan ben, nescafe’ye bile razıyken, sade kahve bulamadım. Çünkü kantinde sadece tatlı karışımlar vardı. Dışarıdan içeri kahve sokamıyorduk. Açılmamış, kapalı herhangi ürün paketini getiremiyorduk. Pencerelerde demir parmaklıklar vardı; her pencerede. Dışarıya baktığınızda demir parmaklık engeline çarpıveriyordunuz: Demir karelere bölünmüş duvar manzaraları. Çünkü demirler arasından baktığınızda gördüğünüz şey, üzerinde teller olan yüksek duvarlardı!

Zaman zaman çocuklarla çalışırken, infaz koruma memurlarının herşey yolunda mı’yı sorgulamak üzere, kapıda bulunan minik cam pencereden içeriyi gözlediğini görüyordum. Telaşlanmalarına gerek yoktu ama görevlerini yerine getiriyorlardı. Çocuklar, sonunda kendilerini dinleyen ve öğüt vermeyen birini bulmuşlardı. Evet, proje sırasında hiç öğüt vermedim. Yeterince duydukları bir şeyi yeniden vermenin anlamı yoktu benim için. Ben sadece onları dinlemek ve sorgulamalarını sağlamak istedim. Amacım, sorumluluk almanın büyüsünü hissedebilmelerine olanak sağlamaktı. Hiçbir şey yapamam veya ben bir hiçim’den, ben de iyi birşeyler yapabilirim’e uzanabilmelerini istedim. Hayata ve insanlara dair katılaşmış önyargılarını kırabilmek için oyunlar oynadık. Hayat bir bumerang demiştim ya, evet aslında ben onların önyargılarını kırmaları için uğraşırken, gerçekte yaptığım kendi önyargılarımı kırmaktı! Aslında, önemli olan şeyin bu olduğunu, proje sürecinde sık sık hatırlayacaktım. Biz özgür ve sözde iyi insanların, bu çocuklara ilişkin yarattığı ve sahip olmakta direndiği önyargılar yumuşamadan, toplumda genel ilerleme kaydetmemiz, şiddetten barışa uzanabilmemiz mümkün değildi.
….
Üç çocuk
Yaşları 14-15
Tinerci dediklerinden…
Üç çocuk
Her gece hayatın zorluklarını yaşarken,
Yaşayıp yaşamadıklarını sorguluyorlar mı?
Üç çocuk,
Acaba her gece, ben onlara bakarken bana bakıp,
Hayatımı sorguluyorlar mı?



Bir gün koğuşun birinde yoklama alırken, tutuklu çocuklar aralarından biri için kendilerince espiri yaptılar.

“Onu yok yaz.”
“Onu ölü yaz.”
“Onun işi bitti.”

“Hayrola?” diye sordum, “kötü bir şey mi oldu?”

Bana kendi açılarından hikayeyi anlattılar. Yok yazılmasını istedikleri çocuk, koğuştaki birinin dolabından, o biri koğuşun ağası diyebileceğimiz kişi, onun izni olmadan tesbihini almış. Koğuştakilerin hepsi çocuğun üzerine çullanmışlar. Bir masa ile iki sandalye kırılmış kafasında. Boynuna yirmi dikiş atılmış. Mediatör olmasaydım, bana bu hikaye anlatıldığında herhalde hiç düşünmeden tepkide bulunurdum. Oysa, bir mediatörün tek düşünce tarzı olabilir: Herşey insana özgüdür. Herhangi şeyi kabul etmek veya etmemek kendi tercihimiz olmakla birlikte, o şeyi anlamak imkansızdır.

Anlamak değil derdim seni,
Nasıl anlayabilirim ki,
Ben çiçeklere bürünmüşken,
Senin siyahları seçmeni.

Derdim anlamak değil seni!
Bunu istesem de yapamam…


Ben bana olanları anlattıklarında, hiç tepki vermedim. Sadece onları sonuna kadar dinledim. Sözleri bitince tavsiyede de bulunmadım. Eminim bana gelinceye kadar her türlü tavsiyeyi en az on kez duymuşlardı. Onlara sadece şöyle sordum:

“ Şimdi benden, benim yaşamın anlamına ilişkin ne düşündüğümü duymak ister misiniz?”

Hepsi bir ağızdan onay verince, onlara hamileliğimden günümüze, son onbir sene oğlumla birlikte deneyimlediğim hayatın keyfi ve değerine ilişkin düşüncelerimi anlattım. Biraz tiyatraldım doğrusu, abartılıydım…

“Biliyor musunuz, sağlıklı bir birey olarak doğabilmek milyonlarda bir olasılık! Üstelik doğduktan sonra yaşama devam edebilmek de sayılı olasılıklarla mümkün. Aslında sağlıklı doğmak ve o yaşamı sürdürmek, herhangi piyango biletinin en büyük ödülünü kazanmaya kıyasla, çok daha zor…”

Çıt çıkarmadan beni seyredip, dinlediler. Aralarından biri, bunun hiç farkında olmadığını söyledi. Ama hangimiz bunun farkındaydık ki? Bir diğeri yanındakine:

“Lan oğlum, bak ne kadar değerli bir şeye sahipsin, bir de hiçbir şeyim yok dersin!” dedi. Gülüştüler, konuştular ve sınıftan ayrılırken, her biri, başlangıçta anlaştığımız gibi, gözlerimin içine bakarak benimle tokalaştı.

Gözleri tuhaftı bu çocukların: kaybolmuşluklarını yansıtıyordu. Aldıkları uyuşturucudan anlamsızlaşmıştı bazısının gözleri. Oysa ben hep gözlerde ruhu okumaya çalışmışımdır. Onların okunacak gözleri yok gibiydi. Kimisine bakarken, içimin acıdığını hissediyordum. Bir şey söylemiyordum ama içimin tüm iyiliği ile onları sarmalamak istediğim anlar oldu. Gücüm yeter miydi sızılarını dindirmeye? Hiçbir zaman bilemeyeceğim. Bu duygu yoğunluğuna rağmen, ben bu çocuklara hiç acımadım. Onların kendilerini tamamlamalarına yardımcı olmak, tek istediğim şeydi. Tercih edebileceklerini göstermek istiyordum. Zordu hayatları, bizlere göre oldukça zordu. Tutukevinden çıksalar bile, çoğunun gidecek ailesi yoktu veya onlarla ilgilenmiyordu. Gidebilecekleri evlerde ise, azmettiricileri, ağaları vardı. Suç işlemeye mahkum gibiydiler. Bununla birlikte, bazılarının diğer aile üyeleri de tutukevindeydi. Bir çocuğun tüm ailesi hırsızlık ve gasptan tutuklanmıştı! Bazıları Çocuk Esirgeme Kurumu evlerine gidebilirdi. Ama oraya gitmek isteyen hemen hemen yok gibiydi. Çünkü orada da şiddet görüyorlardı. Ama tercihleri olabilirdi. Hepimize göre zor da olsa, tercihleri olabilirdi. Yoksa, kendimi mi kandırıyordum? Tercihleri biraz da bizim toplum olarak değişmemizle ilgili değil miydi? Toplum olarak, hepimiz tercihlerimizi belirleyebilirdik. Bu çocukları dışlamayı tercih ederken, kendimizi de toplum sorunlarından soyutlamıyor muyduk? Bumerang etkisine dönecek olursak, önyargılar, korkular ve düşmanca bakışlarla onları dışlamak, bizlere daha da hızla ve acıyla geri dönmelerine sebep olmayacak mıydı? İyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük…

Tercihler,
Hepsi benim aslında…
Sevmek veya nefret etmek,
İyilikten kötülüğe uzanan tahterevallide.
Ve geri dönerken bana tüm düşüncelerim,
Tıpkı derin vadilerdeki yankılar gibi,
Sanki sessizice kanıtlamaya çalışıyor:
Tercihler,
Hepsi benim aslında…


Projenin sonuna doğru, infaz korumalarla yaptığımız bir sohbet sırasında, çay servisi yapan çocuğun adam öldürdüğü için tutukevinde olduğunu öğrendim. Bu çocuk gerçekten çok sevilen bir çocuktu. Aslında çobanmış. Babası öldükten sonra köyden bir adam annesini rahatsız etmeye başlamış. Milletin ağzı da durmayınca, bir gün adamı öldürüvermiş. Kısaca hikayesi buydu. Beni duyduğundan habersiz, görevlilerle konuşurken “ne olursa olsun, hiçbir gerekçe insan öldürmeyi haklı kılmaz,” dedim. Bu sözlerimden sonra, benimle konuşmadı. Bu duruma gerçekten çok üzüldüm. Sonunda onunla konuşmaya karar verdim. Namusunu temizlediği için, mahkeme sürecinden tutun da, tutukevinde bulunduğu zamana kadar, benden başka hiç kimse, ona yaptığı işin hayatı sonlandırmak olduğunu söylememişti! Çünkü namus temizlemişti! Elbette geceleri vicdan azabı duyuyordu, can almak ayrı bir duyguydu. Ben, onun sesli vicdanı olmuştum. Bununla birlikte, onu suçlamadığımı ama kendi fikrimi söylediğimi kabul etmişti. Konuşmamızdan sonra aramız düzeldi.

Dört ay boyunca tutukevi çok değişti; duvarlara boydan boya resimler, bina etrafında düzenlemeler yapıldı. Binanın içine renkli bitkiler konuldu. Çocuklar için resim, seramik, okuma-yazma kursu vs etkinlikler başladı. Tutukevi müdürü gerçekten kendini işine adamış, idealist bir yöneticiydi. Onunla tanışmaktan mutluluk duydum. Onun dokunuşları olmadan, tutukevi çok daha kasvetli ve tahammül edilemez olurdu .

Zaman zaman infaz korumaların çocuklar için “onlar şiddet görmeden rahat edemezler” sözlerine kızsam da, tutukevi yaşamı kendine has bir hayattı. Ne tutuklu olana, ne de ücretli çalışana kolay değildi. Pencerelerinizden baktığınızda tek gördüğünüz şey, demir parmaklıklar ardındaki tellerle kuşatılmış yüksek duvarlardı. Birde burnunuza gelen koku…

Tuhaf bir kokuları vardı,
Çocukluk yaşayamamışlara özgü,
Buruk, solmuş çiçeksi ve sert
Tuhaf bir kokuları vardı, unutulmaz.


Deniz Kite, 9 Mayıs 2007
Bu yazı hayatıma benim onlarınkine dokunduğumdan çok daha fazla dokunan, Sincan Tutukevi’nde tanıştığım tüm çocuklara adanmıştır.

15 Mart 2009 Pazar

Mediatör Gözüyle Davos ve Sayın Erdoğan'ın Tepkisi

Çoğu insana, 2009 Davos’tan aklınızda kalan ne var, diye sorsaydım, ihtimalen tişörtlere bile konu olan; one minute, cümlesini söylerlerdi. Benim yazımın konusu ise, bir mediatör, veya diğer ifade şekliyle arabulucu olarak, Davos ve Sayın Erdoğan’ın tepkisine yönelik neden ve nasıl’ı sorgulamak.

Sayın R.Tayyip Erdoğan’ın tavrınına ilişkin fikrimi bu yazıyı okuyan sizlerle paylaşırken, kendisinin o toplantıda sahip olduğu üç ünvan üzerinde durmak istiyorum: Birincisi, İsrail-Filistin sürecindeki mediatör, yani arabulucu rolü, diğeri Türkiye Başbakanı rolü ve sonuncusuda AKP Lideri rolüdür.

Öncelikle İsrail-Filistin sürecindeki mediatörlük sıfatıyla Davos toplantısındaki rolünü irdelemek isterim. Bunu yapmadan önce arabuluculuk kavramını tanımlamak istiyorum: Mediasyona, herhangi uyuşmazlık yaşayan taraflar arasında gizli yürütülen ve bağlayıcı olmayan, gönüllü bir kazan-kazan çözümün gerçekleşmesine olanak sağlayan müzakereler bütünü diyebiliriz. Diplomatik alanda gerçekleşen herhangi arabuluculuk sürecini, tarafsızlık prensibiyle yürütülen profesyonel mediasyondan farklı kılan şey, mediatörlük rolü üstlenen tarafın çıkarları doğrultusunda bir sonucun çıkması veya anlaşmanın imzalanması ihtimalidir. Jimmy Carter ve Camp David sürecini hatırlayacak olursak, taraflar arasında kabul edilen anlaşmanın ABD çıkarları ile örtüştüğü görülür. Zira ABD çıkarlarıyla örtüşmeyen herhangi Camp David Anlaşması düşünülemezdi. Bununla birlikte, bu tür mediatör de, her koşulda tarafsız bir uzlaştırıcı
[1] rolü üstlenir. Bu şekliyle diplomatik arabuluculuk süreci sonunda uyuşmazlık yaşayan taraflar, kendilerini dahil oldukları nispeten adil bir çözümün parçası, olarak kabul ederler. Yani evlerine döndüklerinde temsil ettikleri ülkenin vatandaşları, kendilerine karşı isyan eden kişiler olmayacaklardır!

Şimdi sizlere, Davos’ta Sayın Tayyip Erdoğan’ın arabuluculuk rolünü tamamen saf dışı bırakan cümle neydi, diye sorsam; bazılarınız, siz adam öldürmesini iyi bilirsiniz, diyerek cevaplayabilir. Bu doğrudur da. Çünkü bu cümleden sonra, Sayın Erdoğan’ın tarafsız ve adil bir arabuluculuk süreci yürüteceğine inanan veya kendilerinin bu süreci yönetmeye devam etmesini onaylayan herhangi İsrail vatandaşının olması ihtimali neredeyse sıfırdır. Oysa bir arabuluculuk süreci, sadece ve sadece, uyuşmazlık yaşayan tarafların gönüllülüğü ile devam edebilir.

Bu noktaya nasıl gelindi veya nasıl olmalıydı diye sorulabilir, elbette. Sadece gözlemlerim üzerinden ve görünenlerden hareketle olaylar bütününü çok genel olarak şöyle sıralayabilirdim: Herşeyden önce İsrail saldırıları başlamadan önce sayın Erdoğan’ın her iki kesimi de ziyaretleri ve bunun hemen ardından beklenmedik gibi gürünen bir İsrail saldırısı var. Ayrıca, Gazze sınırında iki saat bekletilen bir Uluslararası Arabulucu; Sayın Erdoğan, var. Yani dünya basını gözünde ve özellikle Filistin tarafında, arabulucu olarak güven unsuru sarsıntıda bir arabulucudan söz ediyoruz. Bu açıdan, Davos çıkışı aslında Sayın Erdoğan’ın yaşadığı birikimler sonucudur, denebilir. Burada özellikle altını çizmek isterim ki, mediatörlüğümün özü itibariyle, herhangi şeyin doğru-veya yanlışlığından bahsetmiyorum. Ancak arabulucu sıfatıyla bu çıkış, bir mediatörün asla yapmaması gereken ve tarafsızlığını koruyamadığını gösteren fevri ve talihsiz bir davranış olmuştur.

Ne yapılabilirdi sorusuna gelince; mediatör Sayın Erdoğan herhangi yorum yapmadan Sayın Peres’e şu soruyu sorulabilirdi:

“Sayın Perez, İsrail-Filistin barış görüşmelerinde yer alan bir arabulucu olarak görevimin sorumluluğu ile hem onur duyduğum, hem de son olaylar karşısında mutsuz olduğum bir süreci deneyimliyorum. Size herkesin merak ettiği bir soruyu sormak istiyorum. Bildiğiniz gibi, hem Filistin ve hem de İsrail tarafı olarak sizlerle ayrı ayrı görüşmeler yaptık. Herkesin kabul edeceği üzere, arabuluculuk tamamen güvene dayalı bir süreçtir. Bu sebeple gerçekten cevabını duymak istediğim bir soru var: Ne oldu ki, bu görüşemelerden dört gün sonra, aralarında Birleşmiş Milletler’in görev aldığı hastane de dahil olmak üzere, pek çok sivilin hayatını kaybettiği bir bombalama süreci başladı? Bu toplantının ve cevabınızın barış görüşmelerine olumlu katlılar sağlayacağı umuduyla ve seçilmiş bir arabulucu olarak, sizden bu soruma net bir yanıt almaya ihtiyacım var.”

Bu noktadan sonra, Sayın Peres’in cevabı ne olursa olsun, Sayın Tayyip Bey’in uluslar arası arenada mediatörlüğü desteklenmiş olur ve barış görüşmeleri süreci de daha farklı yürütülebilirdi, kanatindeyim.

Başbakan Tayyip Erdoğan olarak tepkisine gelince; bu yazının konusu olmasa da, birkaç önemli dinamiğin bu çercevede irdelenmesi gereklidir: Herşeyden önce günümüzde, dünyanın krizle çalkalandığı hassas bir dönemi ve ötekinin, komünist yerine, diğer dinden diye tanımlandığı bir uluslar arası ilişkileri deneyimlemekteyiz. Türkiye olarak, uzun süreceği öngürülebilecek, belirsiz ve her an tüm dengelerin değişebileceği bu sürecin, her komşu ile iyi geçinme ilkesine dayanan çoklu politika yürütelerek sürdürmesinin en akıllı tercih olacağı kesindir. Ayrıca, Gazze’de bulunan petrole ilişkin, özellikle İsrail basınında yer alan ve elde edilecek gelirin paylaşılmasında Hamas ile İsrail arasında anlaşmazlık olduğuna ilişkin yazılar da düşünülürse, dışarıdan sadece Filistinli sivillerin öldürülmesi gibi algılanan bu son sıcak çatışmanın, petrol paylaşım müzakeresinin şiddete dönüşmüş biçimi olması ihtimali de vardır.

Bu durumda ne söylenebilirdi veya nasıl tepki verilebilirdi, diye sorulabilir. Kanımca, erdem denilen olgu da göz ardı edilmeden; yani hangi dil, ırk, din, renk vs olursa olsun, insan olmanın önemi çercevesinde, sağlam ancak stratejik bir diplomasi sergilenmeliydi. Ayrıca, arabulucu kalmak ile kalmamak, tarafsızlığımızı koruyamadığımız ölçüde sakınmamız gereken de bir roldür. Yani bu durumda, Başbakan Sayın Erdoğan’ın arabuluculuktan çekilerek, Türkiye ulusal çıkarlarını koruyacak bir şekilde mesaj vermesi söz konusu olabilirdi. Sadece bir dakikalık bir konuşma bu anlamda tüm mesajı verebilirdi:

“ Yaşadığımız çoğrafya, binlerce yıldır farklı kültür ve dinlere ev sahipliği yapmış dünyanın belki de en ilginç alanlarından biridir. Bu sebeple de, bitip tükenmeyen uyuşmazlıklara ve çatışmalara sahne olmaktadır. Bu çoğrafyanın en eski kültürlerinden biri olarak bizler, hayatını son saldırılarda kaybeden her Filistinli ve İsrail vatandaşı için acı duyuyor ve bunlara acilen bir son verilmesini diliyoruz. Son yaşadığımız olaylar, yüzlerce Filistinli sivilin birkaç gün içinde ölümüne ve sakatlanmasına sebep olmuştur. Özellikle eşit güçlere sahip olmayan iki taraf arasındaki bu vahim durumun bir an önce durması ve coğrafyamızda barışın yaşanması Davos toplantısında söyleyeceğimiz ve vermek istediğimiz tek mesajdır. “

AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’a gelince, bu ancak kendisi veya partisi tarafından karar verilecek bir söylence olabilir. Ancak yukarıda ifade edilen her iki rolden çok daha az önemi olan Parti Başkanlığı’nı destekleyecek herhangi davranışın Davos gibi uluslar arası bir toplantıda sergilenmesinin, uzun vadede Türkiye için stratejik olmayacağı, kesindir.

Genel olarak; seyahatlerinde neredeyse pasaportunu veya Türk kimliğini gizlemeye çalışan, iki nesil yurt dışında yaşadıktan sonra Türkçe’yi bilemeyen veya birkaç sene yaşadıktan sonra yabancıymış gibi tuhaf bir Tükçe ile konuşan, İstanbul’lunun! hala Anadolu’yu Anadolu olarak algıladığı, çoğunluğu ekonomik zorluklar içinde olan ve eğitim seviyesi düşük, öğretimi ezbere dayalı ülkemiz insanı düşünüldüğünde, tanık olduğumuz Davos tavrına karşı halkımızın son padişah betimlemeleri, aslında vatandaşımızın onlarca yıldan gelen bir haykırışı ve kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali, tüm politikacılara seslenişi değil midir?

Deniz Kite, 15 Mart 2009


[1] Uzlaşmayı mediasyon ayıran en önemli özellik uzlaştırıcının taraflara alternatifler önerebilmesidir. Arabuluculukta ise, tarafsız ve bağımsız olan mediatör hiçbir şekilde taraflara çözüm alternatifleri öneremez.